İhsan Şenocak

Hüküm Dergisi     İfam    Youtube    Twitter   Facebook   Vimeo

Medine'de Bayram Sabahı

Medine bir sevgili gibi önce rüyaları süsledi; Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem, rüyasında Mekke’den ayrılıp içerisinde hurma ağaçları olan bir yere hicret ettiğini gördü. Hicret yurdunun Yemame ya da Hecer[1] olduğunu zannetti. Sonra anladıki gördüğü yer Yesrib Şehriydi.[2]

Yesrib’ten Medine’ye

Çirkini güzelleştiren, yanlışı tashih eden Peygamber, Yesrib’e de müdahale etti. Yesrib önce zarfıyla değişti; Medine oldu.[3]
İbrahim aleyhisselam Mekke’yi, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem de Medine’yi “harem” yaptı. Mekke gibi Medine’nin de kendiliğinden yetişen otu ve ağacı kesilmez, hayvanı avlanmaz.

risale-22Medine yiyeceği, içeceği ve havası ile mübarek bir şehirdir. Çünkü Allah Resulü müd ve sa’ına varıncaya kadar ona dua etmiştir. Efendimiz’in bereket duası, Medine’nin meyvasını da farklı kılmıştır. Allah Resulü sallahu aleyhi ve sellem, “Kim sabah aç karnına yedi tane acve yerse o gün ona ne zehir ne de sihir zarar verir.”[4] buyurmuştur. (Hadisi şerifte bahsi geçen “acve hurması” Medine acvesidir.)[5]

Deccal’ın fitnesi her tarafı kasıp kavururken Medine aşılmaz bir kale gibi müslümanların sığınağı olacaktır. Nitekim Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem Medine’nin çevresinde meleklerin olduğunu bu yüzden Taun[6] ve Deccal’in Medine’ye giremeyeceğini haber vermiştir.[7]

Medine’de yapılan ibadetler sevab cihetiyle kat kat artırılır. Efendimiz, “Medine’de kılınan bir namaz Mescid-i Haram hariç başka yerde kılınan bin namaz, ramazan orucu tutmak başka yerde tutulan bin oruç, Cuma namazı başka yerde kılınan bin namaz gibidir.”[8] buyurmuştur.

Medine’de ölen müminlerin de ayrıcalığı vardır. Haremeyn’de[9] ölenler kıyamet günü emin kimseler olarak diriltileceklerdir.[10]

Peygamber Mescidi

Medine’de Ravza merkezli bir hayat var… Yeşil Kubbe’den başlayarak yakın mesafede Uhud’a ulaşan, uzak mesafede ise bütün İslam Coğrafyası’nı kuşatan bir manevi iletişim ağına tanık oluyorsunuz.

Mescid-i Nebi’nin ziyaret edilecek üç mescitten biri olması ve içerisinde Allah Resulü’nü konuk etmesi, onu farklı kılmakta ve orada yapılan ibadetin ecrini artırmaktadır. Orada kılınan bir namaz, diğer mescitlerde kılınan bin namazdan daha faziletlidir. Yine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem “Kim benim bu mescidime girer, hayırlı bir şey öğrenir ya da öğretirse o Allah yolunda cihat eden kişi yerindedir.”[11] buyurmuştur.

Bu hadis-i şeriflerin müjdesine muhatap olabilmek için vakitlerinin önemli bir bölümünü orada geçiren müminler namaz kılarken İslam Tarihi’nin o en güzel saflarını tefekkür ediyorlar. Allah Resulü’nün sallallahu aleyhi ve sellem imametinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin radiyallahu anhum katılımıyla kılınan namazlar özlemle yad ediliyor. Bu yad edişin bir yansıması olarak ezana doğru Medine namaza odaklanıyor. Caddeleri dolduran müminler seller gibi Ravza’ya akıyorlar.

Ravza’da cemaatle akdedilen namazın ayrı bir bereketi vardır. O bereketi kamil manada yaşayan Allah Resulü, ahir ömründe iki sahabenin kolları arasında ayaklarını yere süre süre mescide çıkmış, ashabına namaz kıldırmıştır. Hastalağının ağırlaştığı gece çevresindekilere ashabın yatsı namazını eda edip etmediğini sormuş, kendisini beklediklerini öğrenince, su istetip abdest almış fakat yürümeye takati olmadığından ayağa kalkınca bayılmış, ayılınca tekrar su istemiş, ne varki yine bayılmış, üçüncü defa aynı durum tekrar edince namazı kıldırması için Ebu Bekir’e haber göndermiştir.

Hz. Ömer –orada- namaz kıldırırken Muğire’nin kölesi tarafından bıçaklandığında kendisi ile değil namazla ilgilenmiş, Abdurrahman b. Avf’ın elinden tutup Onu imamete geçirmiştir.[12]

Takva üzere kurulan mescid, o ilk haldeki samimiyeti hala muhafaza ediyor. Namaz vakti lebaleb dolan Ravza vakit dışında da yoğun oluyor. Nafile kılanlar, tesbih çekenler, Kur’an-ı Kerim okuyanlar ya da kitap mutalaa edenler…

Mescitte zaman zaman ilmi konuların müzakere edildiği sohbet halkaları da oluşuyor. Farklı coğrafyadan kişilerin katılımıyla akdedilen meclislerin ortak dili Arapça, ana mevzuu ise müslümanların İslami anlayış tarzları.

Medine’ye ilk varışımda bu defa Ravza’da müminlerle ihtilaflı bir mevzuyu konuşmayacağıma dair kendi kendime söz vermiştim. Ravza’nın arkasında çadırların altında Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı Salih Malik’in hanefi mezhebi ile alakalı bir risalede tesbit ettiği müşkilleri cevaplandırırken, Riyat’ta ikamet ettiğini söyleyen bir kardeş, dinleyici olarak dersimize iştirak etti. Ders bitince birkaç mevzuda soru sordu. Verdiğim söz gereği kardeşle olan konuşmayı ümmetin birliği çerçevesinde sürdürme gayreti içerisinde oldum. Ne varki söz gelip akidevi meselelere dayandı. Bir anda kendimizi vesile mevzuu içerisinde bulduk. Kur’an-ı Kerim’deki “vesile” ile ilgili ayetlerden bahsettim. Bilal b. Haris’in (radiyallahu anh), Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kabrine gidip: “Ey Allah’ın Resulü ümmetin için Allah Teala’ya yağmur duasında bulun.” diyerek tevessülde bulunmasını anlattım, kardeş sanki delilleri ilk duyuyormuş gibi dikkat gösterdi.

Aslında o da söz konusu ayet ve hadislelerden haberdardı. Fakat aldığı eğitim “vesile”ye olumsuz anlam yüklediğinden nassların açık manalarını anlamakta güçlük çekiyordu. Sünnet ve cemaat alimlerinin istidlallerinden bahsettikçe “ezberi” bozuldu. Neticede İmam Kevseri’yi anlayabilecek bir konuma geldi. Bu alanda en yetkin eserin üstadın “Mahku’t-Tekavvül fî Meseleti’t-Tevessül” adlı kitabı olduğunu söylediğimde eserin yanımda olup olmadığını sordu.

Konuşma sonrasında kardeşle yüreklerimiz birbirine daha da yakınlaştı. Selamlaşıp, ayrıldık.

Ramazan ayı ve pazartesi-perşembe günleri, Ravza’ya ayrı bir anlam yüklemekte. İftara doğru, avlu dahil, mescidin her yerinde sofralar kuruluyor. Sofrada simit, yaş hurma ve yoğurttan oluşan bir menü var. Yakın çevreleriyle sofra hizmetini yürüten Medine’nin ensar ruhlu sakinleri hacı ya da mu’temirleri/umrecileri sofralarına oturtabilmek için adeta birbirleriyle yarışıyorlar. İftar vakti Ravza’da dünyanın en büyük sofrası kuruluyor. Çevresinde kimler yok ki? Yemenli, Buharalı, Çinli, Mağribli, Türkiyeli, Bosnalı müminler… Dil ve renkleri farklı fakat yürekleri bir olanlar aynı sofrada iftar etmenin hazzını yaşıyorlar.

Ensar ruhunu Medine civarında da görebilirsiniz. Umre dönüşü iftar vakti Medine yakınlarında bir benzin istasyonuna uğradık. Ezan okununca elinde hurma kutusuyla bir genç yanımıza koştu. Bakışlarında “benim hurmamdamdan iftar edermisiniz.” ricası vardı. Bizden sonra başka bir arabaya koştu, sonra diğerine derken iftar vakti istasyona uğrayan bir çok arabayı dolaştı.

Mescid-i Nebi’de teravih namazları hatimle kılınıyor. Sünnet’e uygun olanıda böyle yapmak. Burada kılınan teravihler kimine uzun gelebilir. Aslında bir şeyin uzun ya da kısa oluşu izafidir. Kişilerin anlayışlarına göre değişir. Bu yüzden birisine uzun görünen bir namaz bir başkası için kısa olabilir. Nitekim Muaz b. Cebel yatsı namazında “Bakara Suresi”ni okumaya başlayınca cemaatten birisi namazdan ayrılmış, daha sonra durumun keyfiyeti Efendimiz’e ulaştığında, Muaz’a üç defa “cemaatten uzaklaştırıyorsun”[13] demesine rağmen namazdan ayrılan kişiye de “e kardeşimin oğlu, namaz kıldığın vakitte ne yaparsın? söyle.” diye sormuş, o da “Fatiha’yı okuyup ondan sonra Allah Teala’dan Cennet’i diler, Cehennem’den istiaze ederim. Sizin bu okuduklarınıza gelince, onları hiç bilmiyorum.” cevabını vermiş. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, “ben de Muaz’da, hep bu iki şey için okuyup duruyoruz.” buyurmuştur.[14]

Bayram Sabahı

Birazdan yeryüzünün en bahtiyar ikinci yerinde (ilki Mekke) hayatın en güzel bayramı eda edilecek. Gece yarısı açılan mescid sabah namazına saatler kala lebaleb doldu. Müminler mütebessim çehrelerini kardeşleri üzerinde dolaştırırken bakışlarıyla birbirlerine “bu gün bayram” diyorlardı. Bakışlarda, çocukların arkadaşlarına “bugün bayram bize de geldi.” diyerek sevinçlerini bildirmelerinden daha yoğun bir duygu hali vardı. Mağfiret iklimine dalanlar dünyadan uzaklaşmış bayram vaktine kadar nurlarıyla karanlığı dağıtacak meleklerin inişine ve Ravza’yı selamlayışına hazırlanıyorlar.

Karanlığın yok olmaya yüz tuttuğu sırada müezzin sabah ezanını okudu. Namazın edasından sonra herkes hususi dünyasına çekildi. Bayram namazını beklerlerken Kabr-i Şerif tarafından şivelerinden Türk olduğu anlaşılan kalabalık bir cemaat sesli bir şekilde “salavat-ı şerife” okumaya, “tekbir ve tehlil” getirmeye başladı. Mescid pür dikkat onları dinliyordu. Açık unutalan mikrofon da sesi olduğu gibi dışarıya yansıtıyordu.

Büyük Allah’ı anarken bir ağızdan herkes,

Nice bin dalgalı tekbir oluyor tek bir ses.

Bütün sesler tek bir sesde birleşmiş ve sanki her biri bir farklı iklimden geliyordu.

Mutlaka, her biri bir başka seferden geliyor:

Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan..

Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an.

Belgrad’dan mı? Budin, Eğri, ve Uyvar’dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?

Osmanlı’dan sonra yüksek sesle selavat-ı şerife okuma geleneği belki ilk defa o sabah icra edildi. Sanki Osmanlı geri dönmüş, Fahreddin Paşası ve askerleri “Biz ölsek de ravzanı ruhumuz bekler.” Ya resulellah diyorlardı.

Kubbeler ve Peygamber hatıraları ile bütünleşen direkler o mübarek zamanları yeniden yaşıyorlardı. “Bid’at” diye rahatsız olanlar yok değildi. Fakat gözleri dolanlar, titreyen sesleriyle salavat-ı şerife okuyanlar çoğunlukta idi.

Bazı selefiler, cehri olarak salavat-ı şerife okumaya ya da “tekbir”, “tehlil” getirmeye niçin “bid’at” diyorlar. Doğrusu bunu anlamak kolay değil. Çünkü; saadet asrında namaz sonrasında hem de Mescid-i Nebi’de yüksek sesle tesbihatta bulunuluyordu. Bu durumda cehri selavat bidat değil Sünnet’tir.

Abdulah b. Abbas (radiyallahu anhuma) “Halkın, farz namazları bitirdiklerinde yüksek sesle zikretmeleri ta Allah Resulü zamanında vardı.” demektedir. Hatta “bu sesi işittiğimde sahabenin bununla (zikir seslerinin yükselmesi ile) namazdan çıktıklarını anlardım.” demektedir.[15] Hadis-i şerif ile istidlal eden bazı selef alimleri farz namazdan sonra tekbir ve zikir seslerinin yükselmesinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.[16]

Saadet asrında yüksek sesle tekbir ya da salat u selam okumanın sürekli olmadığı kabul edilse dahi öğretme gayesi ile belli günlerde yapılabileceğine itiraz edilmemiştir. İslam coğrafyasının her bir köşesinden yola koyulup Ravza’ya gelen ve kültür düzeyleri farklılık arz eden yüz binlerin hazır olduğu bir cemiyette öğretme cihetinin varlığı aşikardır.

Dakikalar bir su gibi aktı ve müezzin bayram namazı için çağrıda bulundu.

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede,

Bir mehabetli sabah oldu “Medine’de.”

Medine’de toplanan müminlerle omuz omuza Bayram Namazını kıldık. Namazdan sonra kardeşler müsafaha ettiler. Çinli, Yemenli’yi; Mağrib’li Buharalı’yı kucakladı. Farklı dil ve renklere sahip insanlar kardeşlerinin bayramlarını tebrik ettiler.

Hz. Ömer Kütüphanesi’nin ön tarafında 5-6 yaşlarında yeşil sarıklı Hintli bir çocuk şiir ya da ilahi okuyordu. İnsanlar eterafında toplanmış, “arkası yarın” programlarının heyecanıyla onu dinliyorlardı.

Namazı kılan, Babu’s-selam’a yöneldi. Bir anda kapı önünde binlerce insan toplandı. Bekleyenlerin tek bir arzusu vardı, bir an önce “muvacehe-i şerif”e varıp Efendimiz’le sallallahu aleyhi ve sellem bayramlaşıp bu en güzel sabaha son noktayı koymak.

Bayram Sabahı, Medine’desiniz ve Efendimiz’in huzurunda O’na esselat-u ve’s-selam-u aleyke ya resulellah diyorsunuz. Müminler bundan daha güzelini Cennet’e yaşayacaklar.

Dipnotlar:

[1] Hecer Bahreyn’e 15 merhale uzaklikta bir Yemen şehridir. Bkz. Ayni, Umdetu’l-Kari, Beyrut, 2001, XVI, 211.

[2] Buhari, Menakib, 3622.

[3] Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem kim Medine’ye “Yesrib” derse Allah Teala’ya istiğfar etsin.” buyurdu. Medine’ye Yesrib diyenler keffaret olarak on defa Medine lafzını tekrar etmelidirler. (Bkz.(Muhammed b. Mahmud b. en-Neccar el-Bağdadi, ed-Durretü’s-Semine, (Muhammed b. Alevi el-Maliki’nin takrizi), Beyrut, t.y., s. 5.) Çünkü “Yesrib” fesad anlamına gelen “serb”ten ya da ifsat etmek manasında kullanılan “tesrib” kelimelerinden türemiştir.

[4] Buhari, Et’ime, 5445; Müslim, Et’ime, 2047.

[5] Bkz. Ayni, a.g.e., XXI, 106.

[6] Veba ile gelen ölüm.

[7] Buhari, Fedailu’l-Medine, 1881; Müslim, Hac, 1379.

[8] Beyhaki, Şuabu’l-İman, El-Menasik, 4148, Beyrut, 2000, III, 487.

[9] Mekke ve Medine.

[10] Beyhaki, a.g.e., el-Menasik, 4888, III, 487.

[11] Teberani, el-Kebir, VI, 175.

[12] el-Bağdadi, a.g.e., s. 143.

[13] Buhari, Ezan, 701.

[14] Ahmed Naim, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, II, 676-7.

[15] Buhari, Ezan, 841.

[16] Ayni, a.g.e., VI, 181.

Yorum Gönder
   

Content on this page requires a newer version of Adobe Flash Player.

Get Adobe Flash player