Feth-i mübin

F

Açmak anlamına gelen “fet(i)h” kapatmanın zıddıdır. Gözeden çıkan suya, yağmura, nehre de “fet(i)h” denir. Yardım, zafer anlamında da kullanılan “fet(i)h” iki davalı arasında hüküm vermek manasına da gelir.(2) Nitekim Hz. Şuayb “Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adaletle hükmet/iftah.”(2) demiştir.

Fetih, maddi ve manevi olmak üzere iki kısma ayrılır: Ülkeler kazandıran birinci fetih kılıçla yapıldığından bir gün en güçlü kılıç dahi, daha güçlüsüyle etkisini kaybedebilir. Yani demir, bir başka demirle kırılır, yok olur gider. Ruhları ebedileştiren ikinci fetih ise, kulların iradelerini ilahi iradeye teslim ettiğinden netice itibarıyla
fevkalbeşerdir. Kalplerin sahibi dilemedikçe kimse onun saltanatını sarsamaz.
Fetih maddi ve manevi boyutuyla, bünyeleri saran ve kucakladığıni çekip kurtaran insanın iki kolu gibidir. Bataklığa saplanıp kurtarılmayı bekleyen kişi bu iki kolla birlikte çekilirse daha az acı çeker.
İslam kalplerin fethi üzerine ibtina eden bir medeniyet olduğundan, fethin maddi boyutu, kurtarmada kullanılan ikinci el gibi sadece külli kavrayışlar için kullanılır. Arızi addedildiğinden sadece zaruri hallerde devreye girer. Onun içindir ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün yirmi üç yıllık risalet hayatında fethin maddi boyutu için gerekli olan savaşlarda 139 sahabe şehit olurken müşriklerden de sadece 112 kişi ölmüştür.(3)

Yirmi üç yılda şehid olan sahabe ve ölen müşriklerin yekunu ABD’nin Irak ya da Afganistan’daki bir günlük hava saldırısında hayatını kaybeden insan sayısının çok altındadır. Bu riyazi gerçek gayede olduğu gibi neticede de fethi işgalden ayırmaktadır.

PEYGAMBERLER VE FETİH İnsanlık tarihinin gerçek fatihleri ömürlerini kalpleri Allah Azze ve Celle’ye açmaya adayan peygamberlerdir. Onlar, şeytanın barikatlarını kaldırıp kalpleri imanla buluşturabilmek için her türlü zorluğa göğüs germiş, fedakarlığın en güzel örneklerini sergilemişlerdir.
Şeytan, işgallerle peygamberlerin fetihlerini etkisiz kılmak ister. Nitekim maddi anlamda bütün kalplerin buluşma noktası olan Kabe’yi müteaddit kereler işgal etmiştir. Hz. İbrahim’ den sonra yaşanan işgalde ise tevhidin merkezi 360 putla kuşatılmış büyük muvahhit Hz. İbrahim’in şehrinin sakinleri Allah’ın bir olduğunu inkar eder hale gelmişlerdi.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün Kabe’yi ve insanları putlardan kurtarma hareketi müşrikler tarafından direnişle karşılanmıştır.
Fetih insanları kurtarma ameliyesi olduğundan acı çoğu kere müşterek yaşanır. Fakat acıyı ağırlıklı olarak fatihler tadar. Fetih acıyla başlar. Allah Resulü

(sallallahu aleyhi ve sellem) de acıyı en yoğun haliyle yaşamış ve fethetmeye memur olduğu Mekke’den hicret etmek zorunda kalmıştır. Onunla birlikte ashabı da han ve hanumanlarını geride bırakarak doğup büyüdükleri yer olan Mekke’den ayrılmışlardır.

HİCRET VE HASRET Fetihte aslolan insanı öldürmeden kazanmaktır.
Bu yüzden fatihler bazen geri adım atıp en az zayiat1a fethin gerçekleşeceği günü beklerler. Bu cihetle geri adım atış ameliyesi çok daha ileriye gitmenin ya da bir şeyi zarfıyla olduğu gibi mazrufuyla da fethetmenin adıdır. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı için bunların her biri geçerlidir. O ve ashabı Mekke’yi insanlarıyla birlikte kazanmak için hicret edip Medine’de gurbetle acıyı iç içe yaşadı. O yıllar itibarıyla Medine vebalı (sıtmalı) bir yerdi. Medine’nin Buthan Vadisi’nden, acı ve pis bir su akardı. Şehrin havasına alışamayan muhacirin hastalanıp yataklara düştü. Öyle ki namazıarını ayakta kılamaz oldular.
Hz. Ebu Bekir ile azatlıları Amir b. Füheyre ve Bilali Habeşi (radiyallahu anhuma) bir evde bulunuyorlardı ve hummaya tutulmuşlardı. Hz. Bilal’in humma nöbetinden ayıldığında söylediği şu rubai muhacirin Mekke hasretini ne güzel dile getirmektedir:
“Bilmem ki, acaba bir gece daha Mekke Vadisi’nde çevremi ızhır ve kokulu celil otları sarmış olduğu halde geceler miyim? Acaba bir gün olur da (Ukaz’daki) Mecenne sularının başına bir daha varır mıyım? Acaba Mekke’nin Şame ve Teffl dağları bana bir daha görünür mü?”(4) Sonra şöyle devam etti:
“Allah’ım! Şeybe b. Rebia, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef bizi vatanımızdan çıkarıp veba yurduna gelmeye mecbur ettikleri gibi, sen de onlara lanet et!
(rahmetinden uzaklaştır!)s Hz. Bila1′in hastalığın ve vatan hasretinin etkisiyle söylediği bu sözleri duyan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) acısını paylaşmakla birlikte şöyle dua etti: “Allah’ım! Bize Mekke’yi sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir. Yahut daha fazla sevdir.(6) Medine güzeldi. Fakat Hz. İbrahim’in kurduğu şehir Mekke en güzeldi. O en sevgiliydi. Yeni sevgiler
ona nisbetle oluşacaktı. Bu yüzden sıtma hastalığının verdiği moral çöküntüsü içerisinde öfkesini dile getiren Bilal’i dinleyen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Rabbine yalvarırken; ‘Mekke’yi sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir.’ diyordu. Bu, aynı zamanda Bilal (radiyallahu anh) vasıtasıyla ümmete duanın nasıl yapılaması gerektiğinin talimidir.
“Hicret olmasıydı Mekke’de kalırdım.” diyen Hz.
Aişe de vatan hasretini şu cümlelerle ifade ederdi:
“Semayı hiçbir beldede yere Mekke’de olduğundan daha yakın görmedim. Mekke’ deki gibi kalbirn hiçbir şehirde mutmain olmadı. Ay’ı hiçbir yerde Mekke’de olduğu kadar güzel görmedim.”(7) Allah Resulü (sallallahu al ey hi ve sellem) de fetih sonrası şehirden ayrılma zamanı yaklaştığında Hazvere’de durup Mekke’yle şöyle dertleşecekti: “Yemin olsun ki ey Mekke! Allah katında yerlerin en hayırlısı ve en sevimli olanı sensin. Eğer beni çıkarmasalardı asla 8 senden ayrılmazdım.”

Feth-i Mübfn: Hudeybiye Hicretin üzerinden altı yıl geçmişti. Her geçen gün muhacirin Mekke özlemi daha da artmakta, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) de Mekke’yi zarfıyla fethedeceği günü beklemekteydi. Efendimiz Kabe özleminin alevlendiği günlerde rüyasında ashabıyla birlikte korkusuzca gidip Beytullah’ı tavaf ettiklerini, ashabdan bazılarının saçlarını tıraş

ettiklerini, bazılarının da kısalttıklarını gördü. Rüyayı öğrenen ashab çok sevindi, hemen o yıl Mekke’ye gireceklerini zannettiler. Efendimiz bin küsur sahabeyle birlikte umre yapmak gayesiyle Medine’den 9 yola çıktı.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün gelişini haber alan müşrikler de umre yapmasını engellemek için hazırlık yaptılar. Efendimiz, Hudeybiye’ye ulaştığında müşriklerle elçiler aracılığıyla müteaddit görüşmeler yaptı. Nihayet Süheyl b. Amr ile arasında bir anlaşma akdedildi. Buna göre;
Müslümanlar umre yapmadan Hudeybiye’den geri dönecek gelecek yıl umre yapacaklardı. Anlaşma maddelerinden biri de diğer Arap kabileleri, iki taraftan birinin himayesine girmekte, anlaşıp birleşmekte serbest olacaklardı. Bu maddeye istinaden Huzaa kabilesi Müslümanların, Benu Bekir (Bekir oğulları) de Kureyş’in himayesine girdi.
Müslümanların aleyhine gibi görünen bu anlaşma, “Büyük Fetih”in mukaddimesi oldu.
Hudeybiye ile başlayan ateşkes döneminde İslam’ı tanıma fırsatı bulan insanlar fevç fevç Allah’ın dinine koştular. Nitekim Hudeybiye ile Mekke fethi arasındaki iki yıla yakın süre içerisinde Müslüman olanların sayısı, İslam’ın baskı altında tutulduğu ilk yirmi yıldakinden daha fazladır.(1o) Bu yüzden Hudeybiye dönüşü nazil olan “Fetih Suresi”nin ilk ayeti bu musalahayı “feth-i mübfn(apaçık fetih)”(ll) olarak nitelemiştir.
Huzaalılar Müslümanların himayesine giren Huzaalılarla Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) arasında İslam öncesine kadar uzanan bir dostluk vardı. Nevfel zorla Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün dedesi Adulmuttalib’ten sikaye hizmetini alınca kabilesinden kimse ona yardım etmemiş “amcanla arana giremeyiz.” demişlerdi. Bunun üzerine Abulmuttalib dayıları olan Benü Neccar’a bir mektup yazarak durumu bildirmiş, onlar da yetmiş kişiyle Mekke’ye gelip sikaye hizmetinin tekrar Abdulmuttalib’e verilmesini temin etmişlerdi. Huzaa Abdulmuttalib’in ittifak ettiği bir kabileydi. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bildiği bu durumu Huzaalı’lar yanlarında getirdikleri -Abdulmuttalib’e ait- bir metinle teyit ettiler.(12) Ayrıca Müslümanlarla ilgili, Mekke’de olup biten her şeyi Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a gizlice bildirirlerdi. Nitekim Hendek Savaşı hazırlığını onlar haber vermişlerdi.
Hicretin sekizinci yılı şaban ayında, Benu Bekir kabilesi, Efendimiz’in himayesinde bulunan Huzaalılara “Vetir” suyunun başında geceleyin baskın yaptı. Bu baskında Benu Bekir, Kureyş’ten yardım ve teşvik görmekle kalmadı İkrime, Safvan ve Süheyl gibi Kureyş’in ileri gelenleri bizzat onlarla birlikte çarpıştı. Baskın sonunda Huzaalılardan 23 kişi öldü, sağ kalanlar da Harem-i Şerif’e sığınarak kurtulabiidi.

Huzaalılar saldırıya uğradıklarında Hz. Meymune validemizin evinde geceleyen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) namaz için kalkıp abdest aldığı sırada üç kere: “Lebbeyk! Lebbeyk! Lebbeyk! (Davetine icabet ediyorum! Davetine icabet ediyorum! Davetine icabet ediyorum!)”; üç kere de: “Nusirte! Nusirde!
Nusirte!” (Yardım olundun gitti! Yardım olundun gitti! Yardım olundun gitti!)” buyurdu. Abdestten çıkınca Hz. Meymune: “Abdest alırken üçer defa şöyle şöyle dediğinizi işittim. Sanki biriyle konuşuyordunuz!
Yanınızda biri mi vardı?” diye sorunca Efendimiz:
“Şu Ka’b oğullarının recezde şiir okuyan şairi feryad ederek beni yardıma çağırıyordu. Kendilerine karşı Kureyşilerin Benû Bekir’ e yardım ettiklerini söylüyordu” buyurdu.(13) Bu olaydan sonra Huzaâlıların lideri Amr b.
Salim 40 kişilik bir heyetle Medine’ye gelir, mescitte ashabı ile birlikte oturan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selleml’nün karşısında durup şiirle saldırıyı anlatır. Abdulmuttalib’e uzanan dostluktan vefaya, yürek yarasından ihanete kadar birçok hadiseden bahseden şiir esasta Allah’a verdiği kulluk ahdine ihanet eden insanların anlaşma maddelerini nasıl çiğnediklerini dile getirmektedir. Derin bir sessizlik içerisinde dinlenen şiir şu mısralardan oluşmaktaydı:
“Ey Rabbim! Muhammed’e babamızia onun babası arasındaki kadim ittifakı anıyor ve yardımını diliyorum!
O zaman, biz ana mevkiinde idik. Siz ise, oğullar konumunda idiniz.(14) Barış yaptık ve sana yardımdan el çekmedik!(15) Öyleyse, Allah’ın sana hazırlamış olduğu yardımla, bize yardım et, destek ol! Allah’ın kullarını çağır, imdadımıza yetişsinier!
İçlerinde savaşmaya hazırlanan, zulme öfkesinden yüzü renkten renge giren Allah’ın Resulü de olduğu büyük bir ordu halinde denizler gibi köpükler saçarak akıp gelsinler!
Çünkü, Kureyşller sana verdikleri söze ihanet ettiler; seninle yaptıkları sağlam misakı bozdular:
Bizi Keda’daki(16) yerimizde gözetlediler/baskın yaptılar. Halbuki, onlar hem çok kıymetsiz hem de sayıca azdılar.
Benim kimseyi yardıma çağıramayacağımı sandılar. Vetir’de, geceleyin uykuda iken bize komplo kurdular/baskın yaptılar.
Rüku ve secde halindeki adamlarımızı katlettiler.”(17) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellern), Amr b. Salim’in yürek yakan şiirini dinleyince nice zamandır görülmemiş bir şekilde kızdı. Sonra ayağa kalkıp şöyle buyurdu: “Eğer kendime yardım ettiğim şeylerle Benu Ka’b&#39a (Huzaalılara) yardım etmezsem, ben de yardım görmeyeyim! Varlığım kudret elinde olan Allah’a andolsun ki; kendimi ve ev halkımı koruduğum şeylerle, onları da koruyacağım!”, “Ey Amr b. Salim! Sen yardım olundun kabul et!” diyerek(18) konuşmasını noktaladı.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’ye gönderdiği elçi ile Kureyş’i üç şarttan birini kabul etme noktasında muhayyer bıraktı.
Buna göre Kureyşller; ya Huzaalıların diyetlerinin ödeyecek veya Benu Nüfase’nin (Benû Bekir Kabılesi’nin bir kolu) himayesinden vazgeçeceklerdi. Bunlardan birini kabul etmedikleri takdirde Hudeybiye Anlaşması bozulmuş olacaktı. Kureyş çeşitli gerekçeler ileri sürerek üçüncü şıkkı yani Hudeybiye anlaşmasını bozmayı kabul etti.(19) Daha önce fiilen bozdukları antlaşmayı elçiye verdikleri cevapla resmen de bozmuş oldular.Kureyş Panikte Şartların aleyhlerine geliştiğini fark eden Kureyşller kısa zaman sonra anlaşmayı bozduklarına pişman oldular. Vakit kaybetmeden anlaşmayı yenilernek ve barış süresini uzatmak üzere Ebu Süfyan’ı Medine’ye gönderdiler.(20) Ebu Süfyan, Medine’de önce kızı Ümmü Habibe’ye gitti. Uzun zamandır görmediği kızı nezdinde ilgi ile karşılanacağını ummaktaydı. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün yatağına oturacağı sırada, Ümmü Habibe’nin yatağı dürüp kaldırması karşısında şaşkına döndü. Ümmü Habibe’ye: “Kızım! Beni mi yataktan yoksa yatağımı benden esirgiyorsun?” deyince ondan şu cevabı aldı:
“Oturmak istediğin bu yatak Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne aittir. Sen ise müşriksin, dolayısıyla necissin. Bu durumda onun yatağına oturmanı hoş görernem.” Cevap karşısında sarsılan Ebu Süfyan “kızım benden sonra sana kötü şeyler olmuş” diyerek evden ayrıldı.(21) Sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün huzuruna çıkıp onunla barışı yenilernek üzerine konuşmak istedi. Fakat Efendimiz konuşma isteğine müspet cevap vermedi.
Ardından Hz. Ebu Bekir’e gidip aracı olmasını istedi. Ebu Bekir (radiyallahu anh) böyle bir şeyi yapamayacağını söyleyince sırasıyla Hz. Ömer, Ali ve Fatıma’ya gidip onlardan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) nezdinde kendisi için şefaatçi olmalarını talep etti. Fakat hiçbir teşebbüsünden olumlu netice alamadı.
(22) Manzara karşısında ne yapacağını şaşırdı. Hz.
Ali’ye, kendisine bir çıkış yolu göstermesi ricasında bulununca, o;
“Vallahi, ben senin için yararlı olabilecek birşey bilmiyorum. Fakat, sen Benu Kinane’nin ulu liderisin! Kalk, iki taraf halkını uzlaştırmak için himayene aldığını ilan et!
Sonra da yurduna çek git!”. Ebu Süfyan: “Bunun benim için bir yarar sağlayacağını sanıyor musun?” diye sorunca Hz. Ali: “Hayır! Vallahi, yarar sağlayacağını pek sanmıyorum. Fakat, senin için, bundan başka çıkış yolu da göremiyorum. ” dedi.muhalefet edeceğini sanmıyorum.” dedi. Sonra Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)nün yanına vardı ‘ve: “Ey Muhammed! İki taraf halkını ahd ve emanım atına aldım.” Dedi. Efendimiz: “Ey Ebu Süfyan! Bunu sen söylüyorsun! (Bu, senin sözündür!)” buyurdu.
Ardından devesine binip Mekke’ye doğru yola çıktı.(23) Mekke’ye ulaşınca orada da şartların aleyhine geliştiğine tanık oldu; halk onu gizli Müslüman olmakla itham etmekteydi. Bunun üzerine İsaf ve Nâile putları yanında başını tıraş edip, iki put için kurban kesti ve başlarına kan sürdü.(24) Daha sonra da babasının dini üzerinde ‘alıp, putlara ibadet etmekten ayrılmayacağına söz verdi.(25) Onun fiili ve kavli icraatını görüp işitenler tekrar etrafında toplandı. Olanları ayrıntılı bir şekilde anlattı; fakat kimseyi tatmin edemedi.Bir işaretle bütün müşrikleri Jarekete geçiren Ebu Süfyan, Medine’den sonra Mekke’de ki manzarayı görünce kılıç ve kalkanı almayan savaşta yenilen taraf olduğuna inanmaya başladı.Fethin Arka Planı Mekkeliler İslam’a karşı yürüttükleri çok yönlü mücadelede bir anda kendilerini yalnızlığın içerisinde buldular. Medine’ye yürüyüşlerini iştiyak ve heyecanla karşılayan, her şartta onlara gizli ve açık destek veren büyük müttefikleri olan Yahudileri kaybettiler.
Ebu Cehil, Utbe, Ümeyye gibi azılı İslam düşmanlıkları ile bilinen liderleri yerlerine halefler bırakamadan ölüp gitti. Cesaret ve başarılarıyla övündükleri Halid b. Yelid, Amr b. As da saf değiştirip müslüman oldu. Uhut’ta müşrik saflarından İslam’a meydan okuyan birçok isim de hidayete erip, Medine’ye hicret etti. Güneyden olduğu gibi kuzeyden de çok sayıda kabilenin İslam’a girdiği haberleri geldi. İslam kısa zamanda Arap yarımadasını kuşattı.

Güney ve kuzeyi İslam’la tanışan Mekke ortada bir ada gibi kaldı. Hac için Mekke’ye gelen çevredeki kabilelerle aralarında inanç noktasında derin farklılıklar oluştu. Muhacirlerin yerinde çevreden Mekke’ye gelen Müslümanlar vardı. Her geçen gün biraz daha marjinalleşen Mekkeliler İslamı aşan coğrafyanın sakinlerine Kabe’de sakladıkları putları anlatmakta güçlük çekmekteydiler. Zira büyük kalabalıklar sihirbaz ya da mecnun dedikleri “Muhammed”in ümmet kadrosuna dahil olmuştu.
Kız çocukları diri diri toprağa gömülen müşrike anneler kocalarına muhalefet etmekte, İslamı referanslar üzerinden cahiliye yasalarını sorgulamaktaydı.
İnsaf sahibi erkekler de hadise karşısında kendilerini sorgulamaya başladılar. Binlerce insan İslam nimetinden istifade ederken, onlar kendi şehirlerinde doğan dine daha ne zamana kadar düşmanlık edeceklerdi?
Fakat lider kadrosu ile Mekke, rahatsızlığıyla yüzleşmekten korkan bu yüzden de tedaviyi reddeden hasta gibiydi.
Büyük Fethe Doğru
Ebu Süfyan’dan sonra Medine’de büyük bir ordu için hazırlıklara başlandı. Her evde olduğu gibi hanei saadette de hummalı bir faaliyet vardı; Hz. Aişe Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) için sevik ve hurmadan oluşan yol azığı hazırladı.
Bütün bunlara rağmen kimse nereye gidileceğini bilmiyordu. Hz. Ebu Bekir yol hazırlığı yapan kızı Aişe’ye; “Allah Resulü sence, nereye gitmek istiyor olabilir?” diye sorduğunda, Hz. Aişe:
“Vallahi bilmiyorum. Belki Benû Süleymlere belki Sakıflere belki de Hevazinlere gitmek istiyordur.” dedi. Baba-kız bunları konuşurken Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) içeri girdi ve Hz. Ebu Bekir Kureyşfler üzerine mi gitmek istiyorsunuz?” diye sorunca Efendimiz: “evet” karşılığını verdi; fakat bunu “kimseye söylememesini” emretti.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Gıfar, Eslem, Eşca’, Müzeyne, Cüheyne, Süleym gibi kendisine bağlı kabflelere haber salarak Ramazan’ın ilk günlerinde Medine’de toplanmalarım istedi. Medine çevresine yayılan peygamber elçileri “Allah’a ve ahirete iman edenler ramazanda Medine’de olsun.(26) Efendimiz ancak ordu hazır hale gelince Mekke’ye gidileceğini söyledi. Yine de tedbiri elden bırakmadı; Mekke’ye giden dağ yollarını ve geçitieri nöbetçilerle kontrol altına aldı. Hz. Ömer’i nöbetçiler üzerinde denetçi tayin etti.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’nin kan dökülmeden fethedilmesini arzuladığından hem hazırlıkları gizli yürüttü hem de “Allah’ım! Yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar, Kureyşflerin casuslarını tut ve haberlere ulaşmalarını engelle.(27) Onları görmez ve işitmez kıl!” diye dua etti.

***

Onun (sallallahu aleyhi ve sellem) her uygulamasında olduğu gibi, fetihte de İslam’ın sulh ve selamet dini olduğu görülmektedir. Azılı düşmanlarının muharebe meydanlarında ölmelerinin önüne geçebilmek için nereye gidileceğini son ana kadar en yakın dostlarından bile sakladı.
Devlet başkanları ve idareciler de en az zayiatla en kısa zamanda hedefe ulaşabilmeleri için “gizlilik” sünnetine iktida etmelidirler.

Hatıb b. Ebı Beltea’nın Mektubu Bedir
ashabından olan Hatıb b. Ebi Beltea durumdan Kureyş’i haberdar etmek için mektup yazarak Müzeyne’den bir kadınla gizlice Mekke’ye göndermek istedi. Fakat Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yücelerden gelen haberle Hatib’in yaptığından haberdar oldu ve Hz. Ali ile Zübeyr’i(28) çağırtıp: “Hah bostanına kadar gidin, orada, mahfe içinde yolcu bir kadın bulacaksınız. Yanında bir mektup var,(29) onu alip getirin” buyurdu.
Kadın kendinde mektup olduğunu inkar edince Hz. Ali, “Allah’a yemin olsun ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yalan konuşmaz, dolayısıyla onun haberiyle seni burada bulan bizler de yalan söylemiyoruz. Ya mektubu verirsin ya da üzerindeki elbiseleri soyar mektubu alırız.” deyince, kadın başındaki örgüyü çözüp arasında sakladığı mektubu Hz. Ali’ye verdi.(30) Hz. Ali’nin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne takdim ettiği Hatib’in mektubunun içeriği şu şekildeydi: “Ey Kureyş cemaati! Rasulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) size öyle büyük bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) üzerinize yalnız başına gelse de Allah onu size galip kılacaktır ve verdiği vadini yerine getirecektir. Başınızın çaresine bakınız. Vesselam.” Mektup herkesi şaşırttı. Çünkü Hatıb’den kimse böyle bir şey beklemiyordu. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hatıb’ı çağırtıp bir heyet önünde sorguya çekti:
Ey Hatıb! Niçin bunu yaptın?
Hatıb:
Ya Rasulüllah! Vallahi, ben Allah’a ve Resulü’ne iman etmişim asla dinimden dönmüş de değilim.(31) Hakkımda karar vermekte acele etmeyiniz. Ben Kureyş’e anlaşarak bağlı bir kimseyim; fakat hiçbir zaman onların mahremi olmadım. Yanınızdaki muhacir kardeşlerimin, Mekke’de ailelerini ve mallarını koruyacak yakınları var, benimse kimsem yok.
Mekkelileri minnet altında bırakarak ailemi korumak istemiştim. Bu işi dinimden dönmek için yapmadım, ben Müslüman olduktan sonra, katiyen küfre razı olmam” diyerek kendini savundu.(32)
Hatıb’ı tasdik eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına; “O size doğru söyledi.” buyurdu. Hz. Ömer dayanamayıp: “Ya Resulallah!
Bu adam Allah’a, Allah’ın Resulüne ve mü’minlere hainlik ebuiştir. Bırak beni de, şu münafığın boynunu vurayım?” dedi. Efendimiz: “Hatıb, Bedir Savaşı’na katılmıştır. Ne bilirsin Ey Ömer! Belki de, Yüce Allah Bedir savaşına katılmış olanlara, Bedir gününe bakıp, ‘Siz istediğinizi yapın! Sizi bağışladım.’ buyurmuştur.” deyince Hz. Ömer’in gözleri yaşla doldu ve: “Allah ve Resulü daha iyi bilir!” şeklinde mukabelede bulundu.(33) Hatıb’ın olayı üzerine şu ayet-i kerime indi: “Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek, gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin. Oysa onlar size gelen gerçeği inkar etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınız için peygamberi de sizi de (yurdunuzdan) çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bildiğim halde, nasılolur da onlara sevgi gösterirsiniz. İçinizden her kim bunu yaparsa, doğru yoldan sapmış olur.(34) Hatıb’ın içindeki dünya ve evlat sevgisi onu Müslümanların sırrını müşriklerle paylaşmaya sevk etmişti. Bu yolla onlar nezdinde itibar kazanıp dünyalıklarını koruyacağını düşünmüştü.

Olay üzerine inen ayetler Müslümanlara, gayri Müslimlerle dost olmamaları gerektiğini ihtar etmektedir. İslam’ın diğer bütün emirlerini yerine getiren, camiler inşa eden, birçok hayra imza atan Müslümanların, gayr-i müslimlerle kurdukları ittifakların zararı yaptıkları hayırlarından çok daha fazladır. Osmanlı Devleti’nin parçalanıp, ümmetin onlarca yıldır acı çekmesinin ardında kimi kabile reisierinin devlet başkanı olma arzusu yatmaktadır.

Filistin başta olmak üzere bir çok İslam ülkesinde hala acı çekiliyor olması dünya sevdası için yapılan ihanetierin getirdiği yıkımın ne kadar uzun süreli olduğunu göstermektedir. Şüphesiz ki suç sahipleri misliyle cezalarını çekeceklerdir.

Mekke’ye Doğru Zaman hızla büyük fethe tanık olmaya doğru akıyordu. Tevhidin merkez üssünün müşriklerin sultasından kurtulma zamanı gelmişti. Mananın maddeye tecelli remzi olan Kabe putlardan azade olacaktı.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretin sekizinci yılında ramazan ayının onuna tekabül eden çarşamba günü ikindiden sonra on bin kişilik muazzam bir ordu ile -yerine Abdullah b. Ümmi Mektum’u bırakıp(35). Medine’den yola çıktı. Yolda katılan birliklerle ordunun sayısı on iki bine ulaştı.
Tekbir ve tehliller eşliğinde İslam’ı yüceltmek ve şirki imha etmek için tam on iki bin sahabe yürüyordu.
Medine’den ayrıldığında Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı oruçluydu. Fakat seferde oruç tutmak onlara artı meşakkat getirmişti. Ashabın meşakkati tercih edip oruç tutmaya devam etmeleri üzerine Efendimiz Kudeyd’te bir ikindi sonrası devesinin üzerinde doğrulup süt içti ve if tar etti.
Ashaba da if tar etmelerini emretti.(36) Yol boyu orduya katılımlar devam etti. Yıllar önce Müslüman olan; fakat istihbarı görevi sebebiyle Müslümanlığını gizleyen Hz. Abbas da fiilen ümmet kadrosuna dahilolabilmek için Mekke’den ayrılmış Medine’ye doğru ilerliyordu. Cuhfe’de Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile karşılaşınca yanındakileri Medine’ye gönderip o da orduya katıldı.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) amcası Abbas’ın gelişinden dolayı ziyadesiyle memnun oldu.
“Ben Peygamberlerin sonuncusu oldum; sen de muhacirlerin…”(37) diyerek ona iltifatta bulundu.

Ebu Süfyan Müslüman
Efendimiz Mekke’ye (yaklaşık 16 km) mesafede olan “Merru’z-zahran” da akşamleyin karargah kurdu.
Ortalık kararınca ashaba ordu mevcudunun sayısınca ateş yakmalarını emretti.(38)Her ateş bir topluluğa işaret edeceğinden uzaktan bakıldığında on bin ateş on binlerce ashaba delalet edecekti. Böylece hem Kureyş’e ordunun azameti gösterilecek hem de onlara korku salarak savaş teşebbüsleri önlenmiş olacaktı.

Yollarda adeta kuş uçurtulmadığından İslam ordusu Merru’z-zahran’a gelinceye kadar Mekkeliler seferden haber alamadılar. Her ihtimale karşı Ebu Süfyan’ı durumu anlamak ve Müslümanlar hakkında bilgi edinmek üzere gönderdiler. Yola çıkarken de Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’ne ulaşabilirsen bize “eman” al diye de tembihlediler.(39) Erak’a vardığında uzakta hacıların, Arafat’ta arefe gecesinde olduğu gibi çok sayıda ateş yaktıklarını gördü. O, ateşi seyrederken Merruz-zahran’da ashabıyla sohbet eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) EbU Leyla ve arkadaşlarına; “Ebu Süfyan Erak’ta, gidin alın.”(40) diye emretti. Ebu Süfyan merak içerisinde ateşlere doğru ilerlediği sırada Ebu Leyla ve arkadaşları tarafından yakalanarak Efendimiz’in huzuruna getirildi.
Rasulüllah {sallalahu aleyhi ve sellem)’a karşı en çok kin besleyenlerden biri olan Ebu Süfyan burada Müslüman oldu. Böylece küfür başını kaybetti.
Hz. Abbas: “Ey Allah’ın Resulü! Ebu Süfyan övünmeyi sever, iftihar edebileceği bir lütuf ta bulunsanız” deyince, Efendimiz: “Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse, emniyettedir. Kim kendi evine kapanır, ordumuza karşı koymazsa, emniyettedir. Kim de Harem-i Şerıf’e girerse o da emniyettedir.” buyurdu.(41) Merru’z·zahran’dan hareket edileceği sıra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Hz. Abbas’a:

“Ey Abbas! Onu vadinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da, Müslümanların, Allah’ın ordusunun ihtişamını görsün!” buyurdu. Hz. Abbas; Ebu Süfyan’ı alıp vadinin daraldığı, atların sıkışı sıkışa geçtiği dağ boğazına götürdü.(42) Sancaklarıyla kabileler geçiş yapıyorlardı. Her kabile geçiş yaparken Ebu Süfyan: “Ey Abbas! Kim bunlar?” diye soruyordu. Ben kabileierin adını söyleyince “Benimle Süleym oğulları/Müzeyneler arasında ne geçmiş, ne münasebet var ki? Onlar ne diye buraya gelmişler?” diyordu.(43) Sonra oradan Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’nün de aralarında bulunduğu muhacirlerle ensar alayı geçti. Sancağı Zübeyr b. Avvam taşıyordu.
İslam ordusunun azametine hayran kalan Ebu Süfyan, Hz. Abbas’a: “Bugün kardeşinin oğlunun
saltanatı pek büyük olmuş.” deyince, Hz. Abbas: “Ey Ebu Süfyan! Bu (saltanat değil) peygamberliktir!” dedi. Ebu Süfyan da: “evet!” diyerek Onu tasdik etti.(44) Ebu Süfyan bütün bunları hala kuru bir dünya kavgası zannetmekteydi. Bunun içindir ki Mekke’de Efendimiz’e saltanat teklif etmişlerdi. O ise hiç düşünmeden bunu reddetmişti.
Ebu Süfyan’ın daha önce benzerini hiç görmediği bir birlik geçti. Bunlar, ensardı. Sancaklarını ise Said b. Ubade taşımaktaydı. Ensar alayı, Uhud ve Hendek Savaşları’nda müşrik ordusunun başkomutanı olan Ebu Süfyan’ın önünden geçerken Said b. Ubade:
– Ey Ebu Süfyan, bugün cenk günüdür, bu gün Kabe’de kan dökmenin hel al kılındığı, Allah’ın Kureyş’i zelil ettiği gündür, dedi. Ebu Süfyan Sa’d&#39ın sözlerini Rasulüllah’a nakletti. Bunun üzerine Efendimiz: “Sa’d doğru söylemedi. Bugün merhamet günüdür.(45) Bugün Kabe’nin yüceldiği gündür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz kıldığı gündür.” buyurdu. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Sa’d&#39ın kan dökmesinden endişe duydu ve ona haber gönderip sancağı oğlu Kays’a vermesini emretti.46 Müslüman mücahidlerin geçit resmini baştan sona kadar seyreden Ebu Süfyan, Mekke’nin teslim olmaktan başka çaresinin olmadığını anladı. Hz.
Abbas’tan ayrılarak, hemen Mekke’ye döndü. Haremi Şerif’e vardı. Heyecan içerisinde kendisini bekleyen Mekkelilere şöyle hitap etti: “Muhammed, karşı koymamın imkan olmayan bir ordu ile geliyor:

I) Kim Ebu Süfyan’ın evine girerse emniyettedir.
2) Kim silahını bırakır, evine kapanırsa emniyettedir.
3) Kim de Harem-i Şerıf’e sığınırsa emniyettedir.
Ey Kureyş! Müslüman olun ki, selamet bulasınız…
Ebu Süfyan’ı dinleyenler, şaşırıp kaldılar. İslam’ın en azılı düşmanı şimdi bütün mekkelilere “Müslüman olun, kurtulun”, diyordu. İslam’ı ortadan kaldırmak için seferler düzenleyen adam şimdi İslam’ın azametinden bahsediyordu. Herkeste bir telaş başladı:
Kimi küfrediyor, kimi bağırıp çağırıyor, kimi de karşı koymak için hazırlık yapıyordu. Bağıranlar arasında eşi Hind binti Utbe de vardı. Hind, Ebu Süfyan’ın yanına varıp sakalından tuttu. “Ey Galib hanedanı!
Şu kocamış ahmağı öldürünüz!47 Çünkü, o dininden dönmüştür! Kavminin ne kötü bir gözeticisidir o!
Allah, Kureyşf1erin senin gibi elçisini hayırdan uzaklaştırsın!” dedi. Ebu Süfyan, Hind’e: “Sakalımı bırak!
Varlığım kudret elinde olana andolsun ki; eğer Müslüman olmazsan boynun vurulurı Hemen evine gir!” dedi. Bunun üzerine kocasının sakalını bıraktı.48 Kendini dinleyen müşriklere son bir daha “Yazıklar olsun size! Bu kadın sizi aldatmasın. Muhammed öncekilere benzemeyen azamette bir ordu ile geliyor.(49) Çoğunluk Ebu Süfyan’ın sözlerine uyup evlerine çekildi. Bir kısmı da Harem-i Şerıf’te ve Ebu Süfyan’ın evinde toplandı. İkrime b. Ebi Cehl, Safvan b. Ümeyye ve Süheyl b. Amr gibi Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne karşı amansız düşmanlıkları ile bilinen bir grup da Müslümanlarla savaşmak için Handeme’de bir araya geldi.
Mekke’ye Giriş (20 Ramazan 8 h. /11 Ocak 630 m.) Rasulüllah Mekke’ye girmeden önce, “Zî Tuvâ”da durup, ordusunu dört kola ayırdı: Her kola nereden ve nasıl şehre gireceğini anlattı. Ardından da “Sakın savaşmayın, saldırıya uğrayıp mecbur kalmadıkça kan dökmeyin…” diye sıkı sıkı tembihte bulundu.
Sekiz yıl önce üç kişiden oluşan bir grupla Mekke’ den nasıl ayrılmıştı, şimdi nasıl bir ihtişamla dönüyordu. Kasva’nın üzerinde bütün bunları düşünüyor, tevazusundan sakalları deveye değecek kadar eğilmiş bir halde tesbih, tehlil ve dua ile, Cenabi Hakk’a şükrederek ilerliyordu.
Bütün birlikler aynı teslimiyet ve tevazu içinde tek damla kan dökmeden Mekke’ye girmeyi başardı. Fakat Safvan, Süheyl ve İkrime’nin başını çektiği topluluk Handeme’de ok atarak Halid b. Velid’in komuta ettiği birliğe tacizde bulununca, kendini savunmak zorunda kalan Halid ordusunu toparlayıp grubun üzerine yürüdü. Neticede Kureyş’ten 24, Hüzeyl’den de 4 kişi öldü. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellern), Ezahir Tepesi’nden parlayan kılıçları görünce; “Savaşı yasaklamadım mı?” diye sordu.
“Saldırıya uğrayan Halid savaşmak zorunda kaldı.” cevabını alınca, sorumluluğun karşı tarafta olmasının rahatlığıyla; “İlahı takdir böyleymiş, bunda bir hayır 50 vardır.” buyurdu.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) çadırını Kinaneoğulları yurdunda bulunan ve Mekke devrinin yedinci yılında Kureyş müşrikleriyle Kinaneoğulları’nın İslam’a karşı ortak hareket etmek üzere anlaştıklarıSı “Hacun” mevkiinde kurdurdu. Zübeyr b. Avvam da şerefle taşıdığı sancağı getirip oraya dikti.s2 Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) çadıra girerken kendisine “Buradaki evinizde konaklasaydınız?” denilince, her şeyi satıp savuran amca oğlunu kastederek, “Akfl bize ev mi bıraktı” buyurdu.(53)Çadırda gusledip 8 rekat “duha namazı” kıldı. Sonra, devesine binip Fetih Suresi’ni okuyarak

Kabe’ye geldi. Deve üzerinde, ihramsız olarak Kabe’yi tavaf etti. Elindeki ucu eğri değnekle Hacer-i Esved’i istilam etti.
Bu esnada çocuklar, kadınlar etrafında toplanmıştı. Annelerinin en güzel elbiselerini giydirdiği çocuklar onu görmeye gelmişti. Gelenler arasında Abdullah b. Abbas ve Usame b. Zeyd’i görünce alıp terikesine bindirdi. Ebeveynler yürümeyecek kadar küçük olanları kendileri götürüyorlardı. Velid b.
Ukbe o günü anlatırken şöyle demektedir: “Resulullah Mekke ‘yi fethettiği zaman, aileler çocuklarını Resulullaha götürüyor, o da onların başlarını sıvazlıyor, okşuyor, kendilerine dua ediyordu. Başımda bol zaferanla diğer kokuların karışımından oluşan ağır bir koku sürülmüş halde beni de Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’ne götürdüler.(s4) yoluna çıkan kadınlar “eman” istiyorlardı. Onlar arasında kocası tarafından iki kişi için “eman” talep eden amca kızı Ümmü Hani de vardı. Herkesi sevindiren Peygamber amca kızına; “Senin eman verdiğine biz de eman verdik.” buyurdu.ss

***

Tarih böyle bir orduya ilk defa tanıklık etmekteydi. İşkence görenler, zorla yurtlarından çıkarılanlar, şehitlerine “müsle” yapılanlar büyük bir güçle geri dönüyorlardı fakat hiçbirinde intikam alma hissi yoktu.
İşte iki düşman yine karşı karşıyaydı. Bilal de oradaydı. Boynuna tasma takıp Mekke sokaklarında onu süründürenler de. Hz. Hamza’nın ruhaniyeti de oradaydı, onu şehid etmesi için özel adam tutan Hind de. Bütün bu varların yanında “Allah’ın alemlere rahmet olarak gönderdiği başkomutan Muhammedi Mekki vardı. İşte Onun varlığı intikam duygularını silip yerine af ve merhameti egemen kıldı.
Müslümanlara üç yıl acı günler yaşatan boykot kararının alındığı “Hacun”da peygamberin sancağı dalgalandı.
“Hak Geldi Batıl Zail  Oldu”
Cahiliyye döneminde Kabe’nin etrafı putlarla çevrilmiş en büyük put olan “Hubel” tam Kabe’nin karşısına yerleştirilmişti. Rasulüllah Kabe’yi tavaf ederken yanından geçtiği putları elindeki değnekle deviriyor, putlar yıkılırken de şöyle diyordu:(56)”Hak geldi, batıl yıkılıp gitti, esasen batıl yok olmaya mahkumdur.”(57)”Hak geldi, artık batıl ne bir şeyortaya çıkarabilir, ne de geri getirebilir.”(58) Tavaftan sonra Makam-ı İbrahim’e59 gelip iki rekat namaz kıldı. Ardından mescidin bir köşesine çekilip oturdu. Kabe’nin anahtarını alıp getirmesi için Hz. Bilal’i, Osman b. Talha’ya gönderdi. Osman, anahtarı bizzat kendisi getirip Efendimiz’e teslim etti.(6o) Allah Resulü anahtarı alırken maziye yolculuk etti ve Osman b. Talha’ya hicretten önce aralarında tahakkuk eden anahtar bahsini hatırlattı. Osman bahsi şu şekilde anlatmaktadır:
Cahiliyet devrinde Kabe’yi pazartesi ve perşembe günleri ziyarete açardık. Bir ziyaret günü Rasulüllah’da gelmiş halkla birlikte içeri girmek istemişti. Fakat ben Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün içeri girmesine engel oldum. O da hiç kızmadan:
“Ey Osman! Yakında sen benim bu anahtarı dilediğim kişiye verebileceğim bir günü göreceksin…” buyurdu.
Fetih günü Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) anahtarı dilediğine verebilirdi. Fakat öyle yapmadı. “Şüphe yok ki, Allah, emanetleri ehil olanlara vermenizi, insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder.”(6ı)mealine gelen ayeti okuyarak anahtarı bana verdi: “Osman! Bugün iyilik ve ahde vefa günüdür.”(62)”Ey Osman! Sana söylediğim söz gerçekleşti mi?” diye sormayı da ihmal etmedi. Osman b. Talha da: “Evet! Şahadet ederim ki sen Allah’ın Resulü’sün” diye karşılık verdi.(63) Kabe’nin dışı gibi içi de putlarla doluydu. Duvarlara resimler asılmıştı. Efendimiz Hz. Ömer’i çağırtıp onları silip, yok etmesini emretti.(64) İçeri girdiğinde Hz. İbrahim ve İsmail’in fal oklarıyla kısrnet aramalarını resmeden suretlerini (kalıntılarını) görünce, “Allah bunları çizenlerin cezasını versin.
Asla onlar böyle bir şey yapmadılar.” buyurdu.
Müşrikler, ilah diye taptıkları putların parçalanarak Kabe’den dışarı çıkarılmalarını şaşkın halde seyrettiler. Dünkü mabûtları bir anda moloz yığını haline gelmişti.
Münadiler de Mekke sokaklarını dolaşıp yeni Müslüman olanlara: “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler evlerindeki putları kırım.” emrini iletiyorlardı.(65) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellern), Kabe’nin içerisinde kapının karşısındaki duvara doğru namaz kıldı. Beyt-i Şerifi dolaşıp her tarafında tekbir getirdi. Uzunca bir müddet içeride kaldı. Kapısı dünyaya kapalı Kabe’de Rabbi’ne hamdederken Kureyş saflar halinde Harem-i Şerif’te toplanmış, sabırsızlıkla onun dışarı çıkmasını ve haklarında vereceği hükmü beklemekteydi.

***

Mekke’ye “ernan ile birlikte “iman” da geldi. İman önce yürekleri sonra Kabe’den başlayarak bütün evleri kuşatıp içine aldı. Sokalar daha birkaç saat önce ibadet ettikleri putları parçalamakla meşgul olan insanlarla doluydu. Tekbir ve tehlil seslerinin semalarını çınlattığı Mekke’de Kabe aziz, Müslümanlar aziz, putlar ve puta tapıcılık ise zelildi.

Fetih Hutbesi Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kabe’nin kapısına çıkıp eşikten Mekkelilere baktı.
Yirmi yıl şahsına ve ümmetine ellerinden gelen her türlü kötülüğü yapan insanlar saf saf diziimiş onun iki dudağı arasından çıkacak hükmü beklemekteydi.
Onları izlerken -belki de- bir an mazide kalan o acı yılları zihninden geçirdi. Belki, Kibe’nin avlusuna bakarken gözleri secde halindeyken başına deve işkembesinin konduğu noktaya takıldı. Ya da Mekkelilerin kendisini gölge gibi izleyip ardından “bu sihirbazdır, bu yalancıdır.” diye bağırdıkları noktalara… İslam’ı tebliğ etmek için üzerine çıktığı fakat Ebu Leheb’in “ellerin kurusun, bizi bunun için mi burada topladın!” şeklindeki hakaretine maruz kaldığı Safa Tepesi de hemen karşısında durmaktaydı.
Fakat bütün bunlar sanki hiç yaşanmamış gibi konuşacaktı. Bütün alemler için rahmet olduğunu bir daha gösterecekti:
“Allah’tan başka Wih yoktur, yalnız o vardır. Onun ortağı yoktur.
O vadi ne bağlı kaldı, sözünü yerine getirdi. Kuluna yardım etti, tek başına bütün düşmanları hezımete uğrattı.
İyi bilin ki bütün dhiliyye adetleri, mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız, Kabe muhafızlığı ile hacılara su dağıtma işi (sidane ve sikaye) bu hükmün dışında bırakılmıştır.
Kureyş Cemaati! Allah sizden cahiliyet gururunu ve ondan kaynaklanan babalar laf soylarla büyüklenmeyi giderdi. Bütün insanlar, Adem’dendir, (Onun çocuklarıdır.) Adem de topraktan yaratılmıştır.” Sonra şu mealdeki ayet-i kerımeyi okudu:(66) “Ey insanlar!
Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. (Övünesiniz diye değil) Tanışasınız diye, sizi milletlere ve kabileiere ayırdık. Allah katında en değerliniz, ona karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah her halinizi bilir, o her şeyden haberdardır.”(67) Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mescidi Haram’ın geniş sahasını dolduran kalabalığı manalı bir şekilde süzdükten sonra şöyle devam etti: “Ey Kureyş cemaati! Size şimdi nasıl bir muamele yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Mekkeliler:
“Hayır umuyoruz. Sen kerim bir kardeş, alicenab bir kardeş oğlusun” diye cevap verdiler. Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ben de size Yusuf’un kardeşlerine söylediği gibi, ‘Bugün size geçmişten dolayı kınamak yok.(68) diyorum. Haydi gidiniz, hepiniz serbestsiniz.(69) buyurdu.
Kendilerini hakka, adalete, kulluğa davet eden Peygambere tuzaklar kuran, iftiralarda bulunan, şahsıyla istihza, ümmetiyle alayeden, onu yurdundan ayrılmak zorunda bırakan zalimler karşısında saf olmuş beklerken o: “Bugün size azarlama yok, serbestsiniz.” diyordu.
Sanki acı günler hiç yaşanmamış gibi konuşuyordu. Yepyeni şeyler söylüyordu. Cahiliyye artığı adet ve düşünceleri ayakları altına aldığını, renk ve kabileierin üstünlük sebebi olamayacağını, Allah katında en üstünün en muttaki kulolduğunu ilan ediyordu.
Ancak daha dün denilecek kadar yakın bir tarihte insanın da hakkı olduğunu hatırlayan ve bu çerçevede “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”ni telif eden Batı medeniyeti Allah Resulü’nün hutbesi karşısında ne kıymet arz eder?! Nitekim söz konusu beyannamenin müelliflerinden General Lafette vazife icabı mütalaa ettiği Kur’an-ı Kerim’i okuyup Allah Resulü’nü tanıdıktan sonra şöyle demiştir: “Aşk olsun Ey şanlı Arab! Adaleti sen kurmuşsun.”

Kabe Hizmetleri
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) “fetih hutbesi”ni irad ettikten sonra Mescid-i Haram’da bir müddet oturdu. Bu esnada yanına gelen Hz. Ali: “Ey Allah’ın Resulü! “sikaye (70) gibi hicabe (71) hizmetini de Abdülmuttaliboğullarına ver.” ricasında bulundu.
Hz. Abbas da elini uzatarak: “Ya Rasulallah! Babam, anam sana feda olsun! Hicabe ile sikaye vazifelerini bizde birleştir!” dedi.(72)Efendimiz: “Ben size halkın Beytullah’a göndereceği örtü gibi unsurlarla geçiminizi sağlayacağınız şeyi değiL, hacıların su ihtiyaçlarını karşılamak üzere servetinizden harcayarak hayra ereceğiniz zahmetli şeyi veriyorum!” buyurdu ve “sikaye” vazifesini Hz. Abbas’a yeniden verdi.

Kabe’ de Ezan Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), öğle vakti girince Hz. Bilal’e Kabe’nin üstüne çıkıp ezan okumasını emretti. Bütün Mekke bir zamanlar “Allahu Ekber” dedi diye boynuna tasma takılıp sokaklarda süründürülen Bilal b. Rebah’ın yani Ebu Bekir’in azadlısının Kabe üzerindeki silüetini izliyordu. Bilal ezan okurken sesini en son noktasına kadar kullanıyor, Ebu Kubeys’te, Ecyad’ta, Cebel-i Ömer’de “Allahü Ekber” nidaları yankılanıyordu.
Kureyşf1er de hayret içerisinde onu izlerken, bazıları: “Ey Allah’ın kulları! Kabe’nin üzerinde ezan okumak, bu siyah köleye mi düştü?!” diyor, bazıları da “Muhammed bu siyah kargadan başka bir müezzin bulamadı mı?” diye mınldanıyordu.(73) Haris b. Hişam’a: “Muhammed’in putları nasıl kırdırdığını ve şu siyah köleyi Kabe’nin üzerinde nasıl bağırttığını görmüyor musun?” denildiği zaman:
“Eğer Allah böyle olmasını istemeseydi, elbette onu değiştirirdi!” dedi. Hakem b. Ebi’ı-As ise: “Vallahi, bu, büyük bir hadisedir: Benû Cumahların kölesi çıksın da, Ebu Talhalara ait Beytullah üzerinde anırsın!? Olur şey değil!” dedi.(74) Ebu Cehil’in kızı Cüveyriyye’de nefretini şu şekilde dile getirdi: “Babam şanslı adammış, Bilal’ın Kabe’nin üzerinde anırmasına

tanık olmadan öldü.”(75) Bu esnada, Ebü Süfyan, Attab b. Esfd, Haris b. Hişam da Kabe’nin avlusunda bir yere oturmuş konuşuyorlardı. Attab: “Esfd (babasını kastediyor) şanslı adammış, daha önce öldü (76) de şu sesi işitmedi.” dedi.
Haris:
– Şunun hak olduğunu bilsem, vallahi ben de icabet ederdim.
Ebu Süfyan:
– Ben bir şey söylemeyeceğim. Bir şey konuşsam şu çakılların bile dile gelip ona haber vereceğinden korkuyorum.
Nitekim bu konuşmadan az sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yanlarına çıkıp, kendi aralarında ne konuştuklarını tek tek anlattı. Bunun üzerine Haris ve Attab: “Konuştuklarımızı kimse duymamıştı ki sana haber versin. Şahadet ederiz ki, sen Allah’ın ResulÜ’sün.”(77) deyip orada iman ettiler.

Halkı Ümmet Yapan Sözleşme: Efat Öğle namazından sonra, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Safa’nın yüksekçe bir yerinde oturdu.
İetima eden insanlardan güçleri yettiği ölçüde Allah ve Resulü’nün buyruklarını dinleyecekleri ve itaat edeceklerine dair biat (78) aldı.
Erkeklerden sonra şu ayet-i kerim ed e belirtilen esaslara uyacaklarına dair kadınların biatını kabul etti: “Ey Peygamber! Mümin kadınlar Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmernek, elleriyle ayakları arasında bir bühtan uydurup getirmernek ve hiçbir güzel işte sana karşı gelmernek üzere biate geldiklerinde biatlerini kabul et, onlara Allah’tan mağfiret dile; çünkü Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.”(79)Biat eden kadınlar arasında yüzünü kapatmış bir halde Ebu Süfya’nın eşi Hind de vardı.
Sorduğu sorulardan kim olduğu anlaşılınca Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne “geçmişi affet” diye ricada bulundu.
Erkeklerden biatlerini musafaha şeklinde, kadınlardan ise sözlü olarak aldı.(8o) Eli ne biat esnasında ne de başka bir zaman Allah’ın kendinse helal kılmadığı kadınlara temas etmedi.

***

Haya güzeldir fakat kadında olursa daha da güzeldir. Bu yüzden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) kadınların biatlerini alırken onlara tevhitten hemen sonra ahlaki esasları telkin etti.

Ensar ve Vefa Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) fetihten sonra Mekke’de on beş gün kaldı.(8l)Bu süre zarfında eski düşmanları iman edip ümmet kadrosuna dahil oldu.

Efendimiz Müslüman olan Kureyşf1ere öylesine yakın ilgi gösterdi ki Uhud şehitlerine müsle yaptıran Hind binti Utbe’ye bile hüsn-ü muamelede bulundu, hediyesini aldı, koyunlarının artması için dua etti.(82) “İslam geçmişi silip atar.” diyen Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) herkese hüsn-ü muamelede bulunmuş kimseyi geçmişte yaptıklarından dolayı dışlamamıştı. Bunu herkes gibi ensar da bilmekteydi. Fakat fetihten sonra Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Mekke’de kalır korkusu onları farklı duygulara sevk etti. Kendi aralarında: “Allah Teala Resulüne doğup büyüdüğü toprakların fethini müyesser kıldı. Bizimle döner mi, yoksa buraya mı yerleşir.” diye konuşmaktaydılar. Bu esnada Efendimiz Safa Tepesi’nde dua ile meşguldü. Duasını bitirince, vahiyle ensarın aralarında ne konuştukları kendisine bildirildi. Başını kaldırıp şöyle seslendi: “Ey Ensar topluluğu! Siz, benim için, ‘Adamın yurduna rağbeti, kavmine acıması tuttu.’ diyerek konuştunuz, değil mi?” “Evet ya Resulellah! Böyle söylemiştik!” dediler. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem):
“Benim ismim nedir?! (Bilmiyor musunuz?!) Ben, Allah’ın kulu ve resulüyüm! Allah’a ve sizlere hicret ettim! Hayatınız hayatım, mematınız da mematımdır!” buyurdu. Bunun üzerine, Ensar ağlayarak, “Vallahi, biz, o söylediğimiz sözü sana kıyamadığımız, seni veremeyeceğimiz için söyledik!” dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellern):
“Allah ve Resulü de sizi mazur görüyor ve doğruluyor.” buyurdu.(83)

MEKKE’DEN NOTLAR
İslam nuru Mekke’ye çakan şimşek gibi birden doğdu. Fakat bütün yürekle re aynı hızla giremedi.
Müşriklerden kimi dağlara kaçtı kimi onu öldürmek için fırsat kolladı kimi de yeniden güç toplayıp üzerine yürümenin hayallerini kurdu. Fakat bütün bunlar mucizelerin inkişafına zemin hazırladı. Küfürde diretenler delillerle iman etme bahtiyarlığına erdiler.

Fadale Müslüman Fadale b. Umeyr yerle bir olan putlarm enkazından tekrar cahiliyye düşüncesini ihya etmenin peşindeydi.Bunun önünde en büyük engel gördüğü Allah Resulü’nü öldürmek gayesiyle bir suikast da planladı. Efendimiz Kabe’yi tavaf ederken peşine takıldı, bir müddet ilerledikten sonra yanına sokuldu, öldürücü darbeyi indireceği sırada Allah Resulü:
“Sen Fadale misin?” diye sordu.
– Evet! Fadale benim ya Resulellah!
– Şu an içinden ne geçiriyordun?
– Hiçbir şey. Sadece Allah’ı zikrediyordum.
Bu ifade karşısında tebessüm eden Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
“Allah’tan af dile!” Ardından elini Fadale’nin göğsüne koydu ve kalbini yatıştırdı.
Bu mucizenin ardından en baş düşmanlar arasmda yer alan Fadale en sevgililer kadrosuna dahil oldu. Fadale’nin bu hükmü tescil eden ifadesi şu şekildedir: “Vallahi, göğsümden elini kaldırdığında Allah’m yarattıklarından bana ondan daha sevgili olan hiçbir şey yoktu!”(84)

Ebu Süfyan
Ebu Süfyan b. Harb Merru’z·zehran’da iman etmişti; fakat henüz imanı yakın derecesine ulaşmamıştı.
Fetihten sonra Mescid-i Haram’da otururken Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’nün önde, Müslümanların arkada yürüdüklerini görünce eski günlerini hatırlayıp kendi kendine; “Şu adamla yine savaşsam mı, ne yapsam?!” diye söylendi. Tam bu esnada Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) yanma gelip eliyle göğsüne vurdu ve şöyle dedi:

“Allah o zaman yine seni hakir kılar!”. Gerçeği apaçık bir şekilde gören Ebu Süfyan bütün varlığıyla iman edip: “İçimden geçirdiğim kuruntulardan dolayı Allah’a tövbe ediyor ve ondan affımı diliyorum.(85)dedi.

Titreyen Adam
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem) Safa Tepesi’nde oturmuş Mekkelilerin biatlerini alıyordu.
Bu esnada huzuruna gelen bir adam tam konuşacağı sırada heyecandan titremeye başladı/nutku tutuldu.
Efendimiz onu rahatlatabilmek için şöyle buyurdu:
“Sakin ol! Ben kral değilim. Ben güneşte kurutulmuş et parçalarını yiyerek hayatını sürdüren Kureyşilerden bir kadının oğluyum.”(86)

Ebu Kuhafe
Hz. Ebu Bekir’in önemli meblağlar ödeyip Müslüman köleleri azat etmesine hayret edenlerden biri de babası Ebu Kuhafe’ydi. Oğluna neler olduğunu idrak edemeyen Ebü Kuhafe, bu halde yirmi yılı geride bıraktı. Fetih birçokları gibi onunda hayatını değiştirdi. Hz. Ebu Bekir fetih günü henüz iman etme bahtiyarlığına eremeyen babasını elinden tutup Mescid-i Haram’a getirdi. Efendimiz Ebu Kuhafe’yi görünce: “Şeyhi evinde bıraksaydm da kendisinin yanına ben varsaydım ya!” buyurdu. Hz. Ebu Bekir:
“Ya Resulallah!, onun sana kadar yürüyüp gelmesi, senin ona kadar gitmenden daha uygundur!” dedi.
Efendimiz, Ebu Kuhafe’yi önünde oturttu, göğsünü sıvazladı ve “Ey Ebu Kuhafe! Müslüman ol, selamete er!” buyurdu. Hemen orada Müslüman 0ldu.(87)

***

Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebi Cehl, Süheyl b. Amr, Eba Leheb’in oğulları Utbe ve Muattib başta olmak üzere azılı İslam düşmanları birer birer iman edip sahabe kadrosuna dahiloldular. Kurtulanlar arasında korkusundan Taif’e kaçan herkesin affedildiğini duyunca da ailesiyle birlikte Mekke’ye dönüp iman eden Hz. Hamza’nın katili Vahşi’de vardı.

***

Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem) Medine’den Mekke’ye yürüdü. Orada on beş gün ikamet ettikten sonra Huneyn ve Taif’e geçti.
Fethetti, savaştı, yendi ve affetti. Dünyalıklara el sürmedi. Ne kadar ganimet alındıysa hepsini yeni Müslüman olan Kureyşilere dağıttı. Ardından “ölümünüz ölümümdür.” dediği ensarla birlikte Medine’ye döndü. Bütün bu olayları iki ay on altı gune sıgdırdı.(88)

Sözün Özü
Fetih aradaki engelleri kaldırıp kulların iradesini Allah Azze ve Celle’nin iradesine teslim etmektir.
Fetih, çilenin, acının, hicretin kutlu meyvesidir. Fetih;
yurdunu, servetini, ailesini kaybeden fakat Allah’a olan iman ve teslimiyetini koruyan Müslümanlara göklerden gelen ilahi armağandır. Fetih, düşmanı zayiatsız kurtarmak için geri çekilmenin diğer adıdır.
Fetih, hürriyetle gelen emandır, imandır, af tır.
Mekke, fetihle tekrar hürriyetine kavuştu. Yeniden eman ve emniyet yurdu haline geldi. İman bir anda bütün yürekleri kapladı. Yirmi yıllık tevhit mücadelesi süresince kalplerindeki putlar kırılan insanlar Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’nün liderliğinde yürütülen temizlik harekatına kayıtsız şartsız teslim oldu. Öyle ki daha fetihten birkaç saat öncesine kadar putperest olanlar “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler putlarını kırsın.” hitabını işitince bir anda eski mabutlarını kapı dışarı ettiler. Put imalatıyla iştigal eden İkrime b. Ebi Cehil iman ettikten sonra ev ev dolaşıp put kırdı.
Fetih günü kulluk, vefa, af, sadakat gibi hasıetler Allah Resulü {sallallahu aleyhi ve sellem)’nün şahsında en güzel örnekleriyle temsil imkanı buldu. Tarih; en azılı düşmanlarını affeden, onların dünya ve ahiretleri için dua eden peygamberi bir de fetih boyutuyla tanıma fırsatını yakaladı. Yokluktaki dostların varlıkta da dost kalabileceklerini gördü.
Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selem) fetih günü kelleler alıp üzerine taht kurmadı. Zaten tahtı da yoktu. Hacun’da kurdurduğu devlet çadırının sancağını fethettiği kalplerde dalgalandırdı.
İnsanlar tevhidin asıl, şirkin ise geçici olduğunu bir kez daha gördü. Hz. İbrahim’in; “Soyumdan da önderler{fatihler) gönder Ya Rabbi!” (Bakara. 2/124) şeklindeki duası gerçek oldu. En büyük Fatih (sallallahu aleyhi ve selem) hem mustazafları hem de tevhidin merkezi Kabe’yi kurtararak şeytana tarihin en ağır yenilgisini tattırdı.

Dipnotlar:
1· Muhibbuddin ez-Zebidi, Tacu’I-Ariis, Beyrut, 2005, LV, 148.
2·A’raf(7): 89.
3-İbn Hişam İbn İshak’a dayandırdıgı rivayete göre ölü sayısını şu şekilde oldugunu bildirmektedir:
Bedir: 14 şehit, 70 ölii, Uhud: 70 şehit· 22 ölii; Hendek: 6 şehit, 3 ölü; Benu Mustalık: (.)- 3 ölü; Hayber: 19 şehit· HıyanetIerinden dolayı özel muameleye tabi tutulmuşlardır.; Mute: 14 şehid- 14 ölü; Huneyn: 4 şehid- (İbn Hişam sayı vermedi.); Taif: 12 şehid- (sayı vermedi.); Tebuk: Harb olmadıgından kurban da yok. Bkz. Ahmed Şelebi, et-Tarihu’I.İslami, Kahire, 1999, I, 459.
4- Buhari, Fedailu’s·Sahabe 75; Mezra 8· 22;
5·Buhari, Fedailu’I-Medine 1 ı.
6-Buhari, Hac ll; Fedailu’s-sahabe 75; ed-Deavat 42; Müslim, Hac 86; Buhari’deki
metin esas alınmıştır. Medine, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selleml’nün duasının bereketiyle, sakinleri için o kadar bereketli ve huzurlu bir şehir haline gelmiştir ki, Hz. Ömer başta olmak üzere bir çok muhacir Allah yolunda şehit olmayı ve ResCılullah’ın şehri olan Medine’de ölmeyi dilemişlerdir.
7-EI-Ezragi, a.g_e_, II, 154.
8-Ahmed, Müsned, IV, 305.
9-Bkz. İbn Kesir, el-FusCıI fi Sireti’r-Resul, Beyrut, 1996, 5_ 184_ 10-Şelebi, a.g_e_, I, 460.
ll-Fetih(48): 1.
12-İbn Hacer, Fethu’l-Bari, V, 592; Muhammed Yusuf eş-Şami, Subulu’I-Huda ve’r-Reşad, 200.
B-Muhammed Sadık İbrahim ArcCın, Muhammed Resulullah, Dımeşk, 1995, LV, 297.
14-Abdi Menaf ogullarının annesinin Huzaalı olduguna işaret ediyor.
15-”Eslemna” ifadesini “Müslüman olduk” yerine “barış yaptık” şeklinde tercüme ettik. Çünkü o tarihte henüz Müslüman olmamışlardı. Fakat şiirin son mısrasında geçen “ruku ve secde halindeyken öldürdüler.” ifadesi sonradan İslam’a girdiklerine veya içlerinde Müslümanların olduguna işaret etmektedir.
16- Mekke’nin üst tarafında yer alan mevkinin adı.
l7-İbn Hişam, es-Siretu’n-Nebeviyye, Beyrut, ty_, LV, 36-7_ 18-Rivayetler birleştirilerek alınmıştır. Bkz. Yusuf eş-Şami, Subulu’l-Hüda ve’rReşad, Beyrut, 1993, V, 202-3.
19-Eş-Şami, a.g.e_, V, 204-5. 20-İbn Hişam, a.g.e., IV, 38.
2 l-İslam’da son de’rece önemli olan anne-baba hakkı, Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selleml’nün hukuku söz konusu oldugunda sıradanlaşmaktaydı. Bu yüzden sahabe içerisinde müşrik ya da münafık babalarına karşı Ümmü Habibe’den daha haşin davrananlar vardır.
22-İbn Hişam, a_g_e., LV, 38.
23-Eş-Şami, a_g.e., V, 207.
24-Böylece insanları hala eski dini üzerine olduguna inandırmak istedi_ 25-Eş-Şami, a.g_e_, V, 207-8.
26-eş-Şami, a.g_e., V, 211. diyerek insanlara çagrıda bulundu.
27-İbn Hişam, a.g.e_, IV, 39; eş-Şam i, a.g.e_, V, 209; İbn Esir, el-Kamil fi’-t-Tarih, Beyrut, 2002, II, 219_ 28-İbn Esir, a_g_e., II, 219.
29-eş-Şami, a_g.e_, V, 210.eş-Şami, a_g.e., V, 210.;
30- Şelebi, a_g.e_, I, 530.
31-İbn Hişam, a.g.e., IV, 41; eş-Şami, a.g.e., V, 210_
32-İfadeler takdim tehirle alınmıştır: İbn Hişam, a_g.e., IV, 41; eş-Şami, a_g_e_, V, 210; İbn Esir, a_g.e., II, 219_
33- eş-Şami, a_g_e., V, 210.
34-Mümtehine(60): 1; Hatıb’ın gönderdigi mektubun Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve selleml’ne vahiyle bildirilmesi, kadının Hah bahçesinde yakalanması, İslam’ın Allah Teala’nın koruması alunda oldugunu gösteren kanıtlardan biridir.
35-İbn Sa’d, Et-Tabakatu’l-Kübra, Beyrut, 1998, II, 135.
36-İbn Sa’d, a.g.e., II, 139; eş-Şam i, a.g.e., V, 213.
37-eş-Şami, a.g.e_, V, 213_ 38-İbn Sa’d, a.g.e_, II, 135.
39-İbn Sa’d, a.g.e_, II, 135_
40-eş-Şami, a_g.e., V, 215.
41-İbn Hişam, a_g.e., IV, 46.
42-İbn Hişam, a_g.e., IV, 46_
43-İbn Hişam, a_g.e., IV, 46_
44-İbn Sa’d, a.g.e., II, 135; İbn Hişam, a.g_e_, IV, 47; eş-Şami, age., V, 221.
45-eş-Şami, a_g.e., V, 221.
46-MubarekfCıri, a_g.e., s_ 369.
47-İbn Esir, a_g.e_, II, 223.
48-İbn Esir, a.g_e_, II, 223.
49-eş-Şami, a_g.e., V, 223;_Safiyyurhman MubarekfCıri, er-Rehigu’I-MahtCını,Beyrut, 2006, s. 370.Nereden nereye gelinmişti: Uhut’ta, savaştan sonra Efendimiz (sallallahu aleyhi ve seleml’in çekildigi noktaya kadar yaklaşıp iki defa “Muhammed topluluk içerisinde mi?” diye soran cevap alamayınca üçer defa “Ebu Bekir ve Ömer aranızda mı?” diye seslenen Ebu Süfyan (Muhammed Rıza, Muhammed Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellern), Beyrut, ty_, s. 253.) yıllar sonra İslam’a karşı Mekkelileri savaşa çagırdıgı yerde durup “Ey Kureyşliler! Müslüman olun kurtulun_” demekteydi.Ebu Süfyan, Müslüman olduktan sonra öylesine degişecekti ki hayasından başını kaldırıp Allah Resülü’ne bakmaya cesaret edemeyecekti. Ölürken agıayan yakınlarına ise şöyle diyecekti: “Benim içinaglamayın! Allah’a yemin olsun ki, Müslüman olduktan sonra yanlış bir şey konuşmadım_” MubarekfCıri, a_g.e., (dip not: 1) s_ 367_
SO-İbn Sa’d, a.g_e., II, 136.
5I-Bu anlaşma geregince müslümanlar üç yıl muhasara altında çok acı günler yaşamışlardı.
52-İbn Sa’d, a.g.e_, II, 136_
53-İbn Sa’d, a_g_e_, II, 136_
54-Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 32_
55-İbn Sa’d, a_g.e., II, 144-5.
56-İbn Sa’d, a_g_e_, II, 136_ 57-İsra(l7): 81.;
58-Sebe’(24): 49_
59-Makam-1 İbrahim o tarih Kabe’nin duvarına bitişikti. Hz. Ömer devrinde geri çekildi.
60-İbn Sa’d, a.g.e., II, 136_
61-(Nisa: 58)
62-MubarekfCıri, a.g_e., s_ 372_ buyurdu.
63- Kamil Miras, Sahihi-i Buhari Muhtasarı, Ankara, 1979, 10/314-315)
64-İbn Sa’d, a.g.e., II, 142.
65-İbn Sa’d, a.g.e., II, 136. Münadilerin Mekkelilere putları kırmayı iman etmenin şartı olarak teblig etmeleri, Allah Resulü (sallallahu a!eyhi ve selleml’nün putlar söküldükten sonra Kabe’ye girmesi, Müslüman evinde putların ve canlı suretlerinin olamayacagını, olması durumunda evin Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün bereketinden ebediyen mahrum kalacagını ihtar etmektedir.
66-İbn Hişam, a.g.e., IV, 54.
67-Hucurat(49): 13.
68-YCısuf(l2): 92.
69-eş-Şami, a.g.e., V, 242; MubarekfCıri, a.g.e., s. 372.
70·Hacllara su ve zemzem dagıtma.
71-Kabeyi açıp kapama ve anahtarını taşıma.
72-el-Ezragi, a.g.e., I, 265.
73-Muhammed Rıza, a.g.e., 399.
74-Bkz. el-Ezraki, a.g.e., i. 272-3.
75-İbn Esir, a.g.e., II, 230.
76-Esid fetihten bir gün önce öldü.
77-MubarekfCıri, a.g.e., s. 373.
78-İbn Esir, a.g.e., II, 228.
79-Mümtehine(60): 12.
80-eş-Şami, a.g.e., V, 248.
81-Bu sure zarfında namazıarını kasretti. Farklı rivayetler için bkz. İbn Sa’d, a.g.e., II,143.
82-eş-Şami, a.g.e., V, 255.
83-eş-Şami, a.g.e., V, 246.
84-İbn Hişam, a.g.e., IV, 59.
85-Ebu’I-Fida İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, (İbn Kesir Beyhaki ve İbn Sa’d&#39tan nakletmektedir. ) Kahire, 1992, IV, 296.
S6-İbn kesir, a.g.e., IV, 286; Muhammed Rıza, a.g.e., s. 398 (Tercümede Muhammed Rıza’nın naklettigi metin esas alınmıştır.).
87-İbn Hişam, a.g.e., IV, 48; eş-Şami, a.g.e., V, 233.
88-Bkz. eş-Şami, a.g.e., V, 407.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.