ALLAH YOLUNU AÇTI, HAMD ET ANADOLU!

A

İslam’ı Bedir’de, Hendek’te durduramayan “küfür cephesi” içerden darbelerle bölüp dağıtma planları yaptı. Ebu Amir el-Hazrecî, Bizans Hükümdarı Herakliyus’a müracaat edip yardım istedi. Bizans Sarayında Medine’yi parçalama planları hazırlandı. Hazreç kabilesinden münafıklara kripto gönderilerek Kuba Mescidi’nin yanında karargah olarak kullanabilecek bir mescid yapılması emredildi. Münafıklar Efendimiz’in huzuruna çıkıp yaptıkları Mescidi açmayı teklif edince, Allah Rasulü Tebük Seferinden sonra gelip namaz kılacağını söyledi. Cebrail, dönüş güzergâhında Allah Rasulü’ne mescidin Müslümanları bölüp, parçalamaya matuf bir ameliye olduğunu haber verdi, Kur’an da adını “Dırar Mescidi” [ref]Tevbe, 9/107[/ref]. olarak tayin etti. Allah Rasulü, Vahşi ve Man b. Adî’nin de aralarında bulunduğu bir heyeti göndererek Bizans projesi mescidi yıktırıp, enkazını yaktırdı. [ref]İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ani’l-Azîm, IV, 210-1.[/ref]

Küfür Cephesi en kapsamlı darbeyi Hz. Osman zamanında yaptı. Yemen Yahudisi İbn Sebe’nin kaleminden çıkan mektuplarla Müslümanlar, Hz. Osman’a karşı tahrik edildi. İslam Devleti’nin başkenti Medine’de darbe yapıldı. 22 gün evinde mahsur kalan Devlet başkanı Hz. Osman 82 yaşında şehid edildi. Hz. Hasan’la, Hz. Hüseyin’in kapısında beklediği eve darbeciler çatıdan, Hz. Ebu Bekir’in oğlu Muhammed’in öncülüğünde girdi. Yahudi’nin tahrikiyle kardeş kardeşe hasım oldu. Hz. Ebu Bekir oğlu Muhammed, 82 yaşındaki mazlum devlet başkanı Hz. Osman’ın sakallarına yapıştı.[ref]Zehebî, Siyer-u A’lâmi’n-Nubelâ (Siyeru’l-Hulefâ), 203 vd.[/ref]

Hz. Osman’ın şehadetiyle moral bulan darbeciler iç tahriklerle yeni adamlar devşirmeye devam etti. Bir Ramazan gününde Abdurrahman b. Mülcem adında bir Harici sabah namazı için evinden çıkan Devlet Başkanı Hz. Ali’ye ayet okuyarak saldırdı. [ref]Zehebî, Siyer-u A’lâmi’n-Nubelâ (Siyeru’l-Hulefâ), 284 vd.[/ref]

Küfür cephesinin AR-GE’si hiç boş durmadı. Sürekli yeni stratejiler geliştirdi. Abbasi devletinin Şii veziri İbnu’l-Alkami (v. 1258) Moğol Hükümdarı Hülâgu ile onun Bağdat naibi olma karşılığında anlaştı, Abbasi Halifesi ile beraber ümera ve ulemayı tuzağa düşürüp tarihin en kanlı istilasına zemin hazırladı.[ref]İbn Kesîr, el-Bidâye, XIII,201.[/ref]

Küfür cephesi Sultan II. Abdülhamid’e karşı yaptığı darbede de içerdeki işbirlikçileri kullandı. Hilafet, milletin kendinden zannettiği kişiler tarafından kaldırıldı.

Bin Yıllık Hesaplaşma

Osmanlılar sahneye çıkınca mücadelenin muhtevası gibi cephesi de değişti. Hak-Batıl hesaplaşması önce Rumeli’ye, daha sonra da Batı’nın içbölgelerine taşındı. Lakin Haçlı saldırılarına karşı Anadolu’nun Kudüs’ü, Mekke’yi, Medine’yi koruma ödevi hiç değişmedi. En gözü kara askerler orada yetişti, en kanlı müdafaalar orada yapıldı.

Haçlılar defalarca saldırdı. Evler, obalar yağmalandı. Sair İslam şehirleri gibi Anadolu da Moğol saldırılarında ağır darbeler yedi. Lakin en çaresiz kaldığı zamanlarda da küfürle hesaplaşmaktan geri durmadı. Ümmetin yüzünü ağartan büyük zaferler kazandı. İman dolu yürekleri kılıçlar karşısında sinmedi. Küffar önünde beyaz bayrak açmadı. Zaferleri gibi, şehadetleri de destan oldu. 

Anadolu’nun büyük nehirler gibi sessiz ve derinden akması hasımlarına cesaret verdi. Ona karşı ittifaklar kuruldu. Üzerinde planlar yapıldı. 15 Temmuz darbe teşebbüsü en kapsamlı ittifakların yapıldığı bir tarih olarak kayda geçti.

Anadolu’daki bin yıllık iman-küfür hesaplaşmasından habersiz olan işbirlikçilerin “Muhtemel bir darbede müslümanlar tanklara karşı koyamaz. En iyi ihtimalle elli-yüz kadar solcu direnir.” şeklindeki ifadelerinin esasında kendi ruh hallerini yansıttığını, bir iman ve hareket destanı yazan millet bizzat onlara da gösterdi.

Allah ve Rasulü’nü Seven Meydan Yerine Koşsun!

İbn Sebe darbelerinin soy cihetiyle devamı olan 15 Temmuz kalkışmasında asker kıyafeti giyen eşkiyalar millete karadan, havadan kurşun yağdırdı. TRT’de “Yönetime el kondu.” diye bildiri okundu. Küfür cephesi kurmayları birkaç saate kadar Türkiye’nin düşeceğinden emindi. Tam o noktada Anadolu bin yıllık gardını aldı. Millet evlatları yakınlarına, “Allah ve Rasulü’nü seven meydan yerine koşsun.” diye çağrıda bulundu. Abdestler alındı, namazlar kılındı. Hane halkı birbiriyle helalleşti ve evler sokaklara boşaldı. Şehadetinden önce salasını okuyan milletin büyük direnişi başladı. Eline kazmasını, sopasını alan nineler, kamyonuyla halk cephelerine direnişçi taşıyan çarşaflı ablalar ön saflardaydı. Van’dan, Edirne’ye millet tarih yazdı. Hainler “tarih” oldu. Dünyaya, “Kılıçların sindiremediği bir milletin çocuklarını tanklar da durduramaz.” mesajı verildi.

Destan Şarkıcıyla Değil, Milletle Yazılır

Beşerin hesabına göre, güçlü olan zayıfa, çok aza, silahlı kuvvetler silahsız kuvvetlere galip olur. Hadiseye bu zaviyeden bakanlar Allah’ın hesabını göremedi. Zafer beklerken hezimet yaşadı. Millet Kosova gibi, Mohaç gibi bir destan yazdı. Maşerî vicdana da destanların şarkıcıyla, türkücüyle değil iman ve aşkla yazılacağını gösterdi. 

Küllerinden Doğan Millet

O gece maskeler düştü, dostla düşman birbirinden ayrıldı. İran devrim muhafızları, Esed’in askerleri ve Sisi’nin paralı katilleri, “Bu iş bitti.” diyerek erken saatlerde kutlamalara başladı. Ne var ki ilerleyen saatlerde durum değişti. Tankların altına yatan millet, üzerlerine de çıktı. Anadolu küllerinden yeniden doğdu. Bir anda büyüdü ve devleşti. Nineler ellerine aldığı baltalarla traktör kasalarına binip köylerden şehirlere indi. Silahı iman, mermileri ise yumrukları olan bir millet ezanla, salayla darbeye karşı darbe yaptı. Tankların yönü değişti, işgal edilen binalar kurtarıldı. Meydanlar yeni Seyyid Onbaşıları tanıdı. Tarihin akışı değişti.

“Görmem Lazım Komutanım!”

Boğazdaki tabyaları bombalayıp İstanbul’a doğru ilerleyen Queen zırhlısını Çanakkale’nin serin sularına gömen Seyyid Onbaşı’nın fevkalade başarısını Harb Mecmuasında neşretmek isteyen Cevad Paşa, bir fotoğraf almak için Seyyid Onbaşı’ya topu bir daha kaldırmasını emreder. Aynı topu üç defa kaldıran Seyyid Onbaşı emrin gereğini yapmakta başarısız olur. Paşa, “Evladım sen bu topu kaldırmamış mıydın? diye sorunca, Seyyid, “Kaldırdım komutanım. Yine kaldırırım. Lakin bunun için tabyalarımızı vuran Queen zırhlısının analarımızın örtüsüne elini uzatmak için İstanbul’a doğru gittiğini görmem lazım. İşte o zaman yeniden kaldırırım komutanım.” der. 15 Temmuz; çaycı, çorbacı, nalbur, derviş, köylü, kadın, erkek hasılı top yekün millet evlatlarının Seyyid Onbaşı olup da devleştiği geceydi.

Barışın Güvercini, Savaşın Kartalı Kadınlar

Bir alay kumandanı gibi insanlığın en kadim müessesi olan evi bekleyen Müslüman analar, hariçte bir tehlike olduğunda ya da erkekler belayı savmada yetersiz kaldığında en ön cepheye koşmakta tereddüt etmezler. Cepheye mermileri çeken kağnı arabasının sarı öküzü öldüğünde yerine geçip arabayı çeker ya da yalnız başına tanklara meydan okurlar. Zılgıt yer, kurşun yer; fakat millete vurulan darbeleri defetmede asla geri adım atmazlar. Ruhlar; erkeklerin olanları uzaktan seyrettiği bir günde Kabe avlusuna koşup Peygamber-i Ekber-i kurtarıp, Daru’n-Nedve’ye meydan okuyan Fatımatu’z-Zehra ile ya da erkeklerin saklandığı bir evde ağabeyi Hz. Ömer’e Ta-ha Sûresi’ni okuyan Hattab’ın kızı Fatıma ile yaşar. En zor anlarda, dünyanın en tesirli silahı olan Kur’an-ı Kerîm’i yanına alarak Daru’n-Nedve’lerin, Utbelerin, Şeybelerin meclislerinde ya da tankların önünde barışın güvercini olduğu kadar, savaşın da kartalı olduğunu gösterir.

15 Temmmuz’da meydanlarda Fatımatu’z-Zehralar da vardı. Konuşmuyor, sahne almıyor, arz-ı endam etmiyordu. Hayattan kopuk yaşıyor diye tenkit edilen o kadınlar, podyumdakiler marketten makarna alırken tanklara karşı din u devlet, mülk u millet müdafaası yapmaktaydı. Kimi tanktaki askere “İn aşağı Yavrum!” diyor, kimi elindeki kazma sapıyla tankın paletlerini dövüyor, kimi motorcu arkadaşına, “Tankları nasıl durabiliriz?” diye soruyor ya da ölüm makineleriyle çelik-çomak oynuyordu.

İki büklüm nineler de oradaydı. Kim bilir belki seccadeden, belki de hasta yatağından kalkıp da koşmuşlardı milletin imdadına. Ölümü de öldüren metanetleri gençlere moral oldu, dirilişe can verdi her biri. “Erkekler şehid düşerse kadınlar onların mevzisine geçer; fakat eşkıyaya, işgalcilere, “beyaz bayrak” kaldırmaz bu millet!” diyordu halleri.

Teksaf Tekyürek

Gün olur uzaklar yakınlaşır, yakınlar da uzaklaşır; Namuslular bir safta, namussuzlar bir safta toplanır. Birbirine hasım gibi duranlar dost, dost gibi görünenler de hasım olur. Kimi ayakta olanı yere düşürür, kimi ayakta kalan da yere düşeni sırtında taşır. Din-i Mübîn’i İslam’ın tehlikede olduğunu gören kapalılar gibi, açık kadınlar da meydan yerine koştu. İstanbul Buyükşehir Belediye’sinin önünde vurulan şortlu bir hanım kardeşin imdadına sarıklı talebeler koştu. Başlarındaki sarıkları çözüp kadının kurşun yaralarına tampon yaptılar. Daha sonra da cübbelerini sedye yapıp hastaneye taşıdılar. Defalarca farklı saikler kullanılarak karşı karşıya getirilen millet o gece tek yürek, tek saftı. Çarşaflılar gibi; başı, kolu açık hanımlar da tanklara tekbirlerle direndi. Allah, şerden hayır çıkardı.

Baston, Bilekle Değil Yürekle Kalkar

“Tankların önünde baston bilekle değil, yürekle kalkar.” diyen pîr-i faniler de meydanlardaydı. Kim bilir belki de, “Medreseleri kapattınız, ulemayı astınız, örtüyü yasakladınız. Fakat yine de Kur’an-ı Kerîm’i yüreklerden koparamadınız. Medreseyi kaybeden millet, ahırlarda, mağaralarda, dağ tepelerinde Kur’an okutmaya devam etti. Allah’ın nurunu söndüremediniz. Bundan sonra da söndüremeyeceksiniz.” ya da titrek sesleriyle, “Gazze muhasara altında, Mısır düştü, Alem-i İslam’ın umudu Türkiye’yi düşürme Ya Rabbi!” diyorlardı.

Millet Ayakta, Muhacir Duada

15 Temmuz’da ülkenin bütün şehirleri gibi, Alem-i İslam da ayaktaydı. Mekke’de, Medine’de, Kudüs’te seferberlik vardı. “Bize ikinci bir vurgun verme! Ümmet’in Türkiye’den başka ne sığınağı, ne de barınağı kaldı. Bizi leş kuşlarının ağzında yem yapma Ya Azîz!”  diyen muhacirler de duadaydı. 15 Temmuz’u beş yıldır her gün yaşayan Suriyeli çocuklar da “Suyumuz da, sütümüz de Türkiye! İmdad eyle  Ya Rabbi!” diye yalvarıyordu. O gece yerle gök birleşti, şehirler arasındaki mesafeler kısaldı. Sanki Alem-i İslam tek bir haritada toplandı. 

ABD Kaybetti; Halil, Ramallah, Gazze Kazandı

O gece Halil, Ramallah, Cenîn, Gazze de sokaktaydı. Tahran, Şam ve Kahire yönetimi “Türkiye düştü!” diye sevinirken mazlumlar da “Ümmet’in umudunu düşürme Ya Rabbi!” diye yalvarıyordu. Halep’ten, Hama’dan, Bağdat’tan, Fas’tan, Tunus’tan kaç milyon genç, “Tekbirlerle tanklara karşı direnen Ümmet’in yürekli evlatlarıyla aynı safta olsaydık…” diye temennilerde bulunuyordu.

Allah Seninle, Ümmet Seninle Erdoğan!

Dünya Âlimler Birliği Başkanı Yusuf Karadavi Twitter üzerinden peşi sarı attığı tweetlerle sokaklarda direnen Müslümanlara, “Ümmet sizinle” diyor; henüz meydan yerine çıkmayanları, İslam’ı müdafaa edebilmek için sokaklara çağırıyor, Cumhurbaşkanına hitaben de “Allah-u meake, küllüna meake, li enneke mea’l-hakk/Diren Erdoğan! Allah seninle, ümmet seninle… Çünkü sen hak üzerisin, hakkın yanında, batılın karşındasın, adaletin yanında, zulmün karşındasın. Sen milletin yanında, ABD’nin kölelerinin karşısındasın. Hürriyetin yanında, katillerin karşısındasın. Sen devletinle, milletinle bir milyar sekiz yüz milyonluk mazlum ümmetin yanındasın. Âlimler, arifler, gençler, yaşlılar, çocuklar kadınlar sana dua ediyor.” diyordu.

Sair beldelerdeki İslam âlimleri de gece boyu darbeyi an be an takip etti. “Küllüna mea’t-Türkiye ve Şa’biha/Hepimiz Türkiye’yle ve halkıyla beraberiz.” şeklindeki ifadelerle milleti direnmeye, hariçteki Müslümanları da duaya çağırdılar.

O gece bütün bir Ümmet direndi. Kimi tankın önündeki duruşuyla, kimi duasıyla, kimi Kur’an-ı Kerim tilavetiyle, kimi de evrad ve ezkarıyla zulme karşı durdu.

Cezayirli İhtiyar Kazandı

15 Temmuz, arkasına Küresel Güçleri alan üniformalı teröristlerle, Alem-i İslam’ı alan milletin mücadelesiydi. Hak batıla galebe çaldı, millet kazandı, küresel eşkıya ve işbirlikçileri kaybetti. “Alem-i İslam içerisinde esareti kabul etmeyen tek millet sizsiniz. Bu Ümmet yeniden sizinle ayağa kalkacak.” diyen Hindistanlı Prof. İhtişam en-Nedvî kazandı. Osmanlı’ya olan hasretinden dolayı babasından miras kalan Osmanlı parasını kolye yapıp boynuna asan Cezayirli ihtiyar kazandı. Mescid-i Aksa’dan otele dönerken tezgâhlarından su aldığımız, parasını öderken “Nerelisiniz?” sorularına “Türkiye” deyince, “Sizin paranız ödendi.” diyen, “Olmaz. Beş kişi buradan evinize ekmek götürüyorsunuz. Bedelini ödemeden bu suyu alamayız.” dediğimizde, “Siz onun bedelini Sultan Abdülhamid’le, Recep Tayyib Erdoğan’la ödediniz.” diyen Kudüslü gençler kazandı. Çadırkent’te memleketlerine dönecekleri günü bekleyen Halepli, Hamalı yetimler kazandı. “Bir gün hürriyet bizim illere de gelir.” diyen mazlum ve mustazaf müminler kazandı.

Kim Kaybetti, Kim Kazandı?

Allah Azze ve Celle’nin yeryüzü iktidarını, iman edip amel-i salih işleyenlere vaat ettiğini [ref]Nûr, 24/55.[/ref] bildiği halde, “iktidar” için muhataplarına namazı, orucu, tesettürü terk etmeyi, içkili masalarda kendilerini ağyardan gösterip gizlemeyi emreden, en sonunda da onlara tankların namlularını millete çevirmeyi emreden adam kaybetti.

İslam kadınlarının, gizledikleri süsleri zahir olsun diye ayaklarını yere vurarak yürümelerinin caiz olmadığını [ref]Nûr, 24/31.[/ref] bildiği halde, adına olimpiyat denen programlarda 15 yaşındaki kızları dev sahnelerde dans ettiren, Allah Rasulü’nün de bu günah arenalarına geldiği yalanını uyduran zihniyet kaybetti.

Bodrum katındaki dairesini medrese talebelerine, şehrin merkezindeki binasını ise ABD’li adama vererek, “Kur’an-ı Kerîm okuyanlar bodrumlara, diğerleri ise gökdelenlere layıktır.” diyen sefil adamlar kaybetti.

Kırk yıldır bir defa “Niçin böyle?” diye sormadan en zeki evlatlarını ABD’li adama teslim eden, “Neden bu yapının içerisinde binlerce doktor, mühendis, hukukçu varken bir tane âlim yok” diye sormayan, bu sorgusuz haliyle de “Âlime de ne hacet var. Herkes adına her şeyi düşünüp, karara bağlayan bir ABD’li adam var.” diyen güruh kaybetti.

“Ezan okuyarak” askere gönderdiği oğlunun ABD’li adamın elinde istihaleye uğrayıp, tank mermileriyle ezan ve sala seslerini bastırma teşebbüsünü seyreden baba kaybetti.

ABD’li adamın, “Askeriye, mülkiye ve adliyeye sızan kadrolarla bir asırlık vesayetten kurtulacağız.” sözüyle kandırılan, nafakasından keserek verdiği burs paralarıyla okuttuğu üniformalı eşkıyaların kurşunlarına hedef olan millet kaybetti.

Tarihteki en büyük ve en derin nifak hareketinin lideri olarak insanları İslam’la aldatan, kendi adamlarına sınav sorularını vererek, ineğini satıp oğlunu dershaneye gönderen ananın çocuğunu devre dışı bırakan, Allah’ın “Casusluk yapmayınız.” [ref] Hucurât, 49/12. [/ref]talimatına rağmen insanların mahrem hayatlarını kayda alan, sonra da onları ifşa eden, örgütleri adına her nevi gayri meşru ameliyeye cevaz veren, bütün bunları yaparken de “İmhal eden (mühlet veren) Allah Azze ve Celle’nin ihmal etmeyeceğini” düşünmeyen ABD’li adam kaybetti.

Hocalarının bütün Batı klasiklerini okuduğunu müftehir bir eda ile anlatarak Batı’ya hayranlıklarını ilan eden, darbeden önceki beyanlarında ise “Keşke bir Albay olsaydım.” diyerek, millete kurşun sıkmaya ne kadar da haris olduklarını izhar eden satılmış ruhlar kaybetti.

Gözlerini intikam hırsı bürüdüğünden dolayı, bir işgal teşebbüsünde bu milletin kadınıyla, erkeğiyle, Türküyle, Kürdüyle nasıl tek yürek olabileceğini hesap edemeyen yobazlar kaybetti.

Çanakkale’yi birkaç haftada geçip İstanbul’u işgal edeceğini düşündüğünden dolayı İstanbul’daki azınlıklara işgal güçlerini karşılamak için gerekli hazırlıkları yapma talimatı veren İngilizler gibi, atama listeleri hazırlayan küresel güçlerin silahlı ve silahsız işbirlikçileri kaybetti.

Küllerinden Doğan Millet

15 Temmuz’da iki asırdır “Ne olmalıyız, nasıl olmayız?” diye soran Ümmet küllerinden yeniden doğdu. Silahsız güçler, silahlı teröristler karşısında büyük bir zafer kazandı. Müslümanın, imanın, ezanın, salanın gücünü yeniden keşfetti. Ameline Allah’tan başka şahid aramayan âlim, ârif ve mürşidlerin namsız nişansız talebelerinin çaycı, çorbacı, tezgahtar, amele, çiftçi kardeşleriyle nasıl omuz omuza İslam müdafaası yaptığını gördü dünya. Allah Rasulü’nün sünnetine ittiba etmeye şirk diyen müseccel yobazların, tankların üzerine yürüyen millete “sürü” diyecek kadar nasıl alçalabildiklerine, “önce ben kurtulmalıyım” anlayışla darbenin seyri değişene kadar sessiz kaldıklarına, sonrasında ise “bize bakın” dercesine hiç susmadıklarına şahit oldu millet.

“Allah ve Rasulü’nü seven meydan yerine koşsun!” çağrısını duyanlar Bedrin Arslanları gibi koştu meydanlara. Allah Azze ve Celle yüreklere sekinet indirdi. Millet direndi, Türkiye kazandı, Ümmet şükür secdelerine kapandı. 

Bundan Sonra Ne Yapmalı?

Madem yüreklere gelen sekînet de, zafer de Allah Azze ve Celle’dendir, o halde yeni planlara karşı sekînet ve zafer yolunu açık tutabilmek için Peygamber-i Ekber’in izlerinden ayrılmamalı. İyilikte ve takvada yardımlaşma seferberliği başlatmalı. Yüreklerimize, Allah Rasulü’nün “intikam” isteyen ashaba Mekke’ye girerken okuduğu, “Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya sevk etmesin.” [ref]Maide, 5/8.[/ref] ayetini okumalı. Bu kaos planını hazırlayan ve icra edenler için idam hükmü verilmeli [ref]Maide, 5/33.[/ref]; lakin, “İslam’a hizmet ediyoruz.” diye kandırılanlar içinse Allah Rasulü’nün fetihte yaptığı gibi umumi bir af ilan edip, “Bugün yaptıklarınız yüzünüze vurulmayacak, Allah sizi affetsin!”[ref]Yûsuf, 12/92.[/ref]demeli.

Allah Azze ve Celle’nin fetihten sonra yapılması gerekene dair Peygamber-i Ekber’e verdiği, “Rabbine hamd ederek büyüklüğünü ilan et ve Ondan af dile.”[ref]Nasr, 110/3[/ref]. talimatını şiar edinmeli. Bedir’de üç katı büyüklüğündeki küfür ordusunu hezimete uğratan sahabenin, kendine güvenince Huneyn’de 12 bin kişiyle, 3 bin kişilik müşrik karşısında nasıl dağıldığını unutmamalı!

Faiz ve fuhuş gibi Allah’ın gazabını celb edecek menhiyyata karşı toplu mücadele başlatmalı, millet olarak marufun safında olduğumuzu ilan etmeli.

15 Temmuz’da millet tanklara karşı direnirken “Hangi tarafta pozisyon alsam?” diye darbenin seyrini bekleyen (bazı) modernist ilahiyatçıların, “Bütün cemaatler aynıdır.” nevinden tahriklerine kapılmak, sadece şühedaya değil, hem tarihe, hem de bütün bir millete ihanet olur.

Geçiş dönemi okulları olan İlahiyat Fakülteleri’nin, yarınları inşa edecek metinleri yazma ve gerektiğinde onları bedel ödeme pahasına müdafaa etmede yetersiz olduğu görülmeli; Ebu’s-Suudları yetiştiren medrese, çağın ihtiyaçlarını dikkate alarak yeniden yapılandırılmalı. Adam yetiştiren kurumların önü açılmalı, adam yerleştiren müesseseler ise tasfiye dilmeli.

Sevin!

Uçaklar havada, tanklar yollarda ölüm kusarken “Ben milletimi bırakamam!” diyen bir Cumhurbaşkanı’na sahip olduğundan dolayı sevin! Abdestini alıp, iki rekat namaz kılıp meydan yerine koşan evlatların olduğundan dolayı sevin! Göğüslerini tanklara siper eden, yanındaki arkadaşının vurulduğunu görmesine rağmen yerini terk etmeyen Ulubatlı Hasan gibi kahramanların olduğundan dolayı sevin! 15 Temmuz’da, bin yıldır hangi yürekle tarih yazdıysan, aynı yürekle yeniden tarih yazma liyakat ve ehliyetine sahip olduğunu tescil ettiğinden dolayı sevin! Bütün bunları sana ihsan eden Rabbine hamd et, şükret!

Allah Azze ve Celle, zafer yolunu yeniden açtı; hamd et, şükret Anadolu!

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak
Sn. İhsan Şenocak

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.