BEDİRSİZ ve FETİHSİZ RAMAZANLAR

B

Hz. İsa’dan  dan sonra altı asır devam eden fetret, bir Ramazan ayında bitti. Yerle gökler Ramazan’da buluştu, Kur’an-ı Kerim Ramazan’da doğdu.[1] Allah Rasûlü ﷺ gibi Ashâb-ı Kirâm da bu ayda çok Kur’an-ı Kerim okur, âyetler üzerinde tefekkür ve tezekkür eder; “İlahî buyrukları nasıl hayatımıza tatbik edelim?” cehdi içinde olur, sabahlara kadar namaz kılar; uykusu gelenler okudukları âyet-i kerimelerin tesiriyle uyanır, kendine gelirdi. Yetmişinde, sekseninde gece namazına duran sahabe kâh direklere kâh âsâlara dayanır; oturmaktan hayâ eder, yine kıyâma devam ederdi. Çünkü onlar ayakları şişene kadar namaz kıldığını gördükleri Peygamber-i Ekber’in ﷺ şöyle buyurduğunu biliyorlardı: “Kim Ramazan gecelerini inanarak ve (annesinden, babasından, ninesinden gördüğünden dolayı değil) sırf Allah Teâla’nın rızasına nâil olmak ve ecrini yalnız ondan almak için ibadetle ihya ederse bütün geçmiş günahları affedilir.”[2] 

Ramazanı Hissetmek

Yalnız Mü’minler oruç tuttuğuna ve yalnız onlar teravih namazı kıldığına göre niçin Allah Rasûlü ﷺ, “Kim Ramazan gecelerini inanarak ihya ederse…”buyurdu? Mü’minlerden başka hiç kimse Ramazan Orucu tutmadığına göre Allah Rasûlü ﷺ niçin Ramazan gecelerini ihya mevzuunda olduğu gibi oruçta da “inanarak” kaydını düştü? Bütün mesele, adetle ibadeti birbirinden ayırarak, ibadetleri uyutan halden uyandıran şekle taşımak.

Âdet olsun ya da insanlar yadırgamasın diye oruç tutanların dünyada payına açlık düşecek. Allah rızası için nefsini terbiye edenlerin defterine ise “Muttakiler makamına yükselen bir mümin” diye yazılacak. 

Ramazan, Kuran-ı Kerim okuma ayı olduğu kadar, onun içindeki ahkâm-ı fıkhıyyeyi cemiyete tatbik etme ayıdır. Ramazan, sadaka ve riyazet ayıdır. Bu yüzden Efendimiz’e ﷺ “Hangi sadaka daha faziletlidir Ya Rasûlallah?” (ايّ صدقة افضل) diye sorduklarında, “Ramazan’da verilen sadaka”[3] buyurmuştur.

Dünya Semasında Kulluk Sevinci

Ramazan her müminin yüreğinde sonuna kadar hissedilmeli. İftara doğru gözler, dünya semasını kulluk sevincinin kapladığını seyretmeli.

Gün boyu oruç tutan müminler, güneşin batmasına kadar ayakta kalıp Ramazan-ı Şerif’in manevi havasını teneffüs etmeli. Ramazanın gündüzünde, iftarı beklemek gibi, gecesinde olmayan bir güzellik vardır. Kandilleri seyreden çocuklar gibi iftar vakti Güneş’in kayışını ve batışını seyreder müminler.

Ramazan aç kalıp açın halini anlamak, toklukta bulamadığı manevi hazzı açlıkta yaşamaktır. Nefisleri terbiyeye matuf olan oruç ve iftar, “sofradan kalkamayacak şekilde yemek yemeye” dönüşürse, ruhu ihya değil ifsad eder.

Zannedildiği gibi Ramazan-ı Şerif, uyuma ve istirahat ayı değil, Kur’an-ı Kerim okuma, daha çok namaz kılma, sadaka verme, mazlumların yardımına koşma ayıdır. Ramazan cihad ayıdır. Büyük zaferler Ramazan’da kazanıldı; Mekke, Ramazan’da fethedildi.

Ramazan’da camide, evde, çarşıda her zamankinden daha çok Kur’an-ı Kerim okunur; uzun kıyamlarda, mukabelelerde kalpler ürperir: “Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğunda (bu) onların imanlarını artırır.”[4]

Allah Azze ve Celle’nin adı anıldığında yürekleri titreyen Mü’minler Bedir’de, Fetih günü Mekke’de olduğu gibi yine büyük zaferlerde Allah ﷻ ve Rasûlü ﷺ düşmanlarının kalplerini titretmeye namzed olduklarını ilan eder.

Azığı Oruç Olanın Menzili Zafer Olur

Allah Rasûlü ﷺ Hicret’ten önce Mekke-i Mükerreme’de tam 13 yıl İslâm’ı anlatmıştı. O anlattıkça müşrikler çıldırdı, saldırdı, hakaret etti, namaz kılarken üzerine geldi, secdede sırtına deve işkembesi attı. Fakat Efendimiz ﷺ insanlığın geleceği adına geri adım atmadı, sabretti, tebliğe devam etti. Mekke’de yollar kapanınca Taif’e gitti, akidesini anlatması  için de ashabından bir kısmını Habeşistan’a gönderdi. Taif’te de davet yolunun kapalı olduğunu görünce, “Ben bu kadar yapabildim Ya Rabbi!” deyip kenara çekilmedi; Medine’ye hicret etti. “Şımarıp böbürlenmek, insanlara gösteriş yapmak ve (halkı) Allah yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkan Mekke Müşrikleri[5] ordular teşkil edip Hakk’la bâtılın mücadelesini Mekke dışına taşıyınca, İslâm düşmanlarına  Kur’an-ı Kerim’e göre yetiştirdiği ashabıyla karşı koydu.  Bu yolda Namaz ve Kur’an-ı Kerim azığı oldu, teselliyi onlarda buldu.

Müminlere imsak vaktinden iftira kadar Allah Azze ve Celle’nin talimatlarına uymayı anlatan oruçla, olmazlar olur.  Bu yüzden Ramazan, merkeze çekilip içine kapanan, kapandığından dolayı da dünyadan kopan Ümmet’i çevreye doğru açılmaya çağırır.

Ramazan, imanla kurtulan yüreklerin insanlığı kurtarmak için büyük hamleleri başlatmasıdır. Bu yüzden bir Ramazan günü ilahi bir emir Peygamberi evinden çıkarmıştı.[6] Allah Teâla’nın adı anıldığında yürekleri titreyen[7] sahabe de O’nun izinde yeni yüreklerin fethi için Ramazan’da sefere çıkardı. Oruç, “Allah” kelimesini duyduğunda titreyen sahabeyi harekete geçirdi. Osmanlı’da da talebe Ramazan’da ders okumaz, emr-i bi’l-ma’ruf yapmak için çıkar, muhataplarını müslümanca bir hayat yaşamaya çağırırdı.

Ramazan’ın bir cihad mevsimi olduğunun sırrına eren Sahabe, sıcağın altında, Ramazan ikliminde Bedir’e doğru arkalarına bakmadan yürümüştü. Kâfî derecede develeri olmadığından üç kişi bir deveye binerek cihad meydanına giden sahabenin tek gayesi Dîn-i Mübîn’i İslâm’ı muhafaza etmekti. Allah’ın insanlığın saadeti için yola çıkardığı Peygamber’i[8] ve Ümmet’ini ne açlık, ne susuzluk, ne kızgın taşlı yollar, ne de düşman durdurabildi.

Oruç, mümine en zora talip olmayı talim eder. Bu yüzden Bedir için bir Ramazan günü yola çıkan ashaba “Allah Teâla, ‘iki taifeden biri sizindir’ diye vaadetmiş, onlar ise güçsüz olanın (ticaret kafilesi) kendilerinin olmasını istemişti.”[9] Lakin Ramazan’ı Şerif’te Peygamberi cihad için evinden çıkaran Allah Teâla, “sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.”[10]Ramazan okulunda cihad, aşk, zühd, vera’, kanaat dersleri alan; Allah denilince yüreği titreyen mü’minler, semadan yardıma gelen meleklerle te’yid edildi.[11]

Niçin Ramazan?

Bedir Muharebesi niçin başka bir ayda değil de  Ramazan’da yapıldı? Çünkü Ramazan’da müminler sâir aylara nisbetle daha az yemek yer, daha az su içer, nefisleriyle daha az alâkadar olur. Bu hâlleriyle yemeyen, içmeyen  meleklere doğru bir yükseliş başlar onlarda. Ramazan, melekleşme, mâsivadan mâveraya doğru seyr-u sefer yapma hâlidir. 

Oruç; yemeyen, içmeyen meleklerle aynı cephede olmaktır. Oruç, “Ya Rabbi! Emrin gereği aç kalabildiğim gibi, yolunda canımı da verebilirim. Ben her şeye hazırım.” demektir.

Bedir’e Müslümanların imdadına önce bin,[12] sonra üç bin,[13] ardından da beş bin[14] melek geldi; ilahi buyruk gereği Müminlerin sebatını pekiştirdi.[15] Kâfirlerin kalbine korkuyu ise bizzat Allah Azze ve Celle ilkâ etti.[16] 

Ramazan, mümini oruç emrinin sahibi olan Rabbine daha da yakınlaştırır, Melekler ona imdad eder, Allah Azze ve Celle düşmanlarının kalbine korku salar.

Bizim de Ramazanlarımız Var!

Âlem-i İslâm bugün 1 milyar 800 milyon… Peki neden yüz yıldır yenilen, mağlup olan hep müminler? Niçin sürekli biz kaybediyoruz?

Bu asrın Müminleri de sahabe gibi imsaktan gurûb-u şemse kadar oruç tutuyor. Bizim de Ramazanlarımız, teravihlerimiz, mukabelelerimiz var. Evet, her şeyimiz var lakin Allah Azze ve Celle ile irtibatımız yok. Yakıtı olmadığından dolayı hareket etmeyen gösterişli bir araba gibiyiz. Oysa Namaz, Kur’an-ı Kerim ve oruç bize can verecek, bir asırdır harekete geçemeyen Ümmet’in kıyamının kıvamı olacaktı. Lakin mahrumuz.

Niçin namaz kılıyoruz ve neden oruç tutuyoruz sorularının cevabını bulduğumuz gün, Ramazan bizim için de cihad ve zafer ayı olacaktır.

Orucun Sırrı

1947 ve 1968‘deki Arap İsrail savaşında orucun sırrından, Bedir’in ruhundan mahrum olan dokuz Arap devleti İsrail‘in karşısında 6 gün duramadı. Çünkü onların başında Allah’ın adı anıldığında kalpleri titreyen[17] kumandanlar değil, Küresel Güçler önünde titreyen krallar vardı. Onların Hakk’ı hâkim kılıp bâtılı ortadan kaldırmak[18] gibi ulvi bir gâyeleri de yoktu.

Ramazan aynı Ramazan, oruç aynı oruç… Eğer bizler Bedir’deki müminler gibi olabilirsek yüz yıllık hezimet, tarihi bir zafere dönüşecektir. İslam’ın hakikati, Bedir’de Müşriklerin davasına galip geldiği gibi, Yahudiliğin ve Hristiyanlığın davasına da galip olacak.

Oruçlular Alayı

Allah Rasûlü ﷺ risaletin 21. yılında Ramazan-ı Şerif’in on birinde Medine’den muhteşem bir orduyla, büyük bir hüzünle ayrıldığı Mekke’ye doğru yürüdü; Feth-i Mübîn’e nâil oldu.

Fetih yolunda oruçlu olan Ashab-ı Kiram yürümekten acizdi. Efendimiz ﷺ defaatle onlara iftar etmelerini emretti lakin bu emri vücûbiyet makamında anlamayanlar ısrarla oruç tutmaya devam etti. Kiminin açlıktan ve susuzluktan yüzünün rengi değişti, fenalaşanlara hasta çadırları kuruldu. Merru’z-Zehrân’a varınca Allah Rasulü  ﷺ, kat’î olarak, “Herkes orucunu bozsun.” buyurdu.  Mekke’ye oruçla girmek isteyen sahabenin gâyelerinden biri de Fetih ordusuyla işgal birliklerini birbirinden ayıran muharriklerden biri olan orucun, Mümini nasıl yücelttiğini bütün dünyaya göstermekti.

Oruçlular alayı, Ramazan ayında Peygamber-i Ekber’in ﷺ kumandasında Mekke-i Mükerreme’yi fethetti. Allah Rasûlü ﷺ, Osman b. Talha’dan  Kâbe-i Muazzama‘nın anahtarını aldı. Beytullah putlardan temizlendikten sonra içeriye girip namaz kıldı. Daha sonra kapının üzerinde görünüp avluda toplanan insanlara, “Size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. Onlar da, “Sen bize hayırla muamelede bulunursun…[19] Sen Kerim bir kardeşsin ve Kerim bir kardeşimiz olan Abdullah‘ın oğlusun.” dedi. Öyle de oldu; Ramazan ayında Mekke’yi fetheden Peygamber-i Ekber eski düşmanlarına  “ اِذْهبوا فأنتم الطلقاء/Evlerinize gidin, hepiniz serbestsiniz!” buyurdu.

Oruç Tutanların Yönettiği Dünya

Oruç tutanların yönettiği ordular bir yere girdiğinde ilk ameliyeleri yürekleri onarmak; sâir ordularınki ise orada tarifi imkânsız acılar bırakmaktır. Nitekim Müslümanların girdiği yerlerde adalet, vefa, saadet; işgalcilerin çiğnediği beldelerde ise zulüm, ihanet, gaflet, kan ve gözyaşı olmuştur.

Abdülhamid Han Hazretleri’nden sonra yeryüzünü oruç tutanlar değil, oruçtaki manaya düşman olanlar yönettiğinden her yerde zulüm ve ihanet kol geziyor.

Oruç Devleti

Ramazan bir bahar, Oruç ise altında gölgelenilen bir çınar gibidir. Hz. Adem’den  Kıyamet’e kadar mideleriyle olduğu gibi ruhlarıyla da oruç tutanlar onun altında gölgelenecektir.

Oruç, ruhu teskin eden; cahili ârif, “Hattab’ın oğlu”nu “Ömeru’l-Faruk” yapan bir mekteptir. Bedir’i zafer kılan, Mekke’ye doğru yürüyüşü “Büyük Feth”e dönüştüren irade onda saklıdır. Doğu Roma ile hesaplaşan, İran Sasani İmparatorluğu’nu tarihten silen sahabe oruçla yetişti. Denizler tutulduğunda gemileri karadan yürüten Sultan Fatih, ona fetih ruhunu aşılayan Akşemseddin Hazretleri ve surlara sancağı dikerken “bayrak” olan Ulubatlı Hasan da oruçluydu…

İspanya‘da Tarık Bin Ziyad on iki bin kişiyle yüz bin kişilik Haçlı ordusuna karşı Ramazan ayında büyük bir zafer kazanmıştı. Tam sekiz asır İspanya’da İslam Devleti hükümferma sürmüştü. Ne zaman ki cihad merkezleri eğlence oturumlarına döndü, Ramazan asıl gayesini yitirdi; Bayram günü Ramazan’dan “muttakiler” yerine “ehl-i ziyafet Müslümanlar” mezun oldu, Endülüslüler küfrün elinde oyuncak oldu, o zaman üzerlerinden rahmet-i ilahi çekildi, darağaçları kuruldu; Müslüman kadınlar saçlarından atlara bağlanarak şehir meydanlarında süründürülerek can verdi. Sanki onlar bir gün İspanya’da İslam’ın gurbete düşeceğini, Ramazan’ın ruhunu yitireceğini biliyordu da Sarayın duvarlarına, “لَا غالبَ إلّا الله/Allah‘tan başka galip yoktur!” yazmış, yani demişlerdi ki: “Biz yenilsek de Allah galiptir, O her şeye kadirdir!”

Yeni Bedirler, Yeni Fetihler

Allah Rasûlü ﷺ, “Oruç emanettir.”[20] buyurdu. Eğer bütün azalarımızla oruç tutar, o emaneti korursak, Allah Azze ve Celle bu ümmete yeni Bedirler, yeni fetihler, yeni Endülüsler ihsan edecektir.

Ramazan-ı Şerif ya dirilişimize vesile olacak ya da amel defterimize vebal olarak yazılacak.

* * *


[1]  Bakara, 2/185: ﺷَﻬْﺮُ ﺭَﻣَﻀَﺎﻥَ ﺍﻟَّﺬِٓﻯ ﺍُﻧْﺰِﻝَ ﻓِﻴﻪِ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍٰﻥُ ﻫُﺪًﻯ ﻟِﻠﻨَّﺎﺱِ ﻭَﺑَﻴِّﻨَﺎﺕٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻬُﺪٰﻯ ﻭَﺍﻟْﻔُﺮْﻗَﺎﻥِ 

[2]   Buhârî, H. No: 1768: من قام رمضان إيماناً واحتسابا غفر له ما تقدم من ذنبه

[3]   Buhârî, H. No: 1330; Müslim, H. No:  1713.

[4]   Enfâl, 8/2: ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺫُﻛِﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﺟِﻠَﺖْ ﻗُﻠُﻮﺑُﻬُﻢْ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺗُﻠِﻴَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗُﻪُ ﺯَﺍﺩَﺗْﻬُﻢْ ﺍِﻳﻤَﺎﻧًﺎ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻳَﺘَﻮَﻛَّﻠُﻮﻥَ

[5]  Enfâl, 8/47: وَلاَ تَكُونُواْ كَالَّذِينَ خَرَجُواْ مِن دِيَارِهِم بَطَرًا وَرِئَاء النَّاسِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّه 

[6]   Enfâl, 8/5: كمَا أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِن بَيْتِكَ بِالْحَقِّ

[7]   Enfâl, 8/2:  ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺫُﻛِﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﺟِﻠَﺖْ ﻗُﻠُﻮﺑُﻬُﻢْ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺗُﻠِﻴَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗُﻪُ ﺯَﺍﺩَﺗْﻬُﻢْ ﺍِﻳﻤَﺎﻧًﺎ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻳَﺘَﻮَﻛَّﻠُﻮﻥَ

[8]   Enfâl, 8/5:  ﻛَﻤَٓﺎ ﺍَﺧْﺮَﺟَﻚَ ﺭَﺑُّﻚَ ﻣِﻦْ ﺑَﻴْﺘِﻚَ ﺑِﺎﻟْﺤَﻖِّ  ﻭَﺍِﻥَّ ﻓَﺮِﻳﻘًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨِﻴﻦَ ﻟَﻜَﺎﺭِﻫُﻮﻥَ

[9]   Enfâl, 8/7: وَاِذْ يَعِدُكُمُ اللّٰهُ اِحْدَى الطَّائِفَتَيْنِ اَنَّهَا لَكُمْ وَتَوَدُّونَ اَنَّ غَيْرَ ذَاتِ الشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ

[10]   Enfâl, 8/7: وَيُرٖيدُ اللّٰهُ اَنْ يُحِقَّ الْحَقَّ بِكَلِمَاتِهٖ وَيَقْطَعَ دَابِرَ الْكَافِرٖينَ

[11]   Enfâl, 8/9:  ﺍِﺫْ ﺗَﺴْﺘَﻐِﻴﺜُﻮﻥَ ﺭَﺑَّﻜُﻢْ ﻓَﺎﺳْﺘَﺠَﺎﺏَ ﻟَﻜُﻢْ ﺍَﻧِّﻰ ﻣُﻤِﺪُّﻛُﻢْ ﺑِﺎَﻟْﻒٍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﻣُﺮْﺩِﻓِﻴﻦَ

[12] Enfal 8/9: اِذْ تَسْتَغٖيثُونَ رَبَّكُمْ فَاسْتَجَابَ لَكُمْ اَنّٖى مُمِدُّكُمْ بِاَلْفٍ مِنَ الْمَلٰئِكَةِ مُرْدِفٖينَ

[13] Ali İmran 3/124: اِذْ تَقُولُ لِلْمُؤْمِنٖينَ اَلَنْ يَكْفِيَكُمْ اَنْ يُمِدَّكُمْ رَبُّكُمْ بِثَلٰثَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰئِكَةِ مُنْزَلٖينَ

[14] Ali İmran, 3/125: بَلٰى اِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا وَيَاْتُوكُمْ مِنْ فَوْرِهِمْ هٰذَا يُمْدِدْكُمْ رَبُّكُمْ بِخَمْسَةِ اٰلَافٍ مِنَ الْمَلٰئِكَةِ مُسَوِّمٖينَ

[15] Enfâl, 8/12:  ﺍِﺫْ ﻳُﻮﺣِﻰ ﺭَﺑُّﻚَ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻤَﻠٰٓﺌِﻜَﺔِ ﺍَﻧِّﻰ ﻣَﻌَﻜُﻢْ ﻓَﺜَﺒِّﺘُﻮﺍ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍٰﻣَﻨُﻮﺍ  ﺳَﺎُﻟْﻘِﻰ ﻓِﻰ ﻗُﻠُﻮﺏِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻛَﻔَﺮُﻭﺍ ﺍﻟﺮُّﻋْﺐَ ﻓَﺎﺿْﺮِﺑُﻮﺍ ﻓَﻮْﻕَ ﺍﻟْﺎَﻋْﻨَﺎﻕِ ﻭَﺍﺿْﺮِﺑُﻮﺍ ﻣِﻨْﻬُﻢْ ﻛُﻞَّ ﺑَﻨَﺎﻥٍ

[16] Enfâl, 8/12: سأُلْقِي فِي قُلُوبِ الَّذِينَ كَفَرُوا الرُّعْبَ

[17]   Bkz. Enfâl, 8/2: ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﻤُﻮْٔﻣِﻨُﻮﻥَ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍِﺫَﺍ ﺫُﻛِﺮَ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﻭَﺟِﻠَﺖْ ﻗُﻠُﻮﺑُﻬُﻢْ ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺗُﻠِﻴَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻬِﻢْ ﺍٰﻳَﺎﺗُﻪُ ﺯَﺍﺩَﺗْﻬُﻢْ ﺍِﻳﻤَﺎﻧًﺎ ﻭَﻋَﻠٰﻰ ﺭَﺑِّﻬِﻢْ ﻳَﺘَﻮَﻛَّﻠُﻮﻥَ

[18]   Bkz. Enfâl, 8/8: ﻭَﺍِﺫْ ﻳَﻌِﺪُﻛُﻢُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍِﺣْﺪَﻯ ﺍﻟﻄَّٓﺎﺋِﻔَﺘَﻴْﻦِ ﺍَﻧَّﻬَﺎ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﺗَﻮَﺩُّﻭﻥَ ﺍَﻥَّ ﻏَﻴْﺮَ ﺫَﺍﺕِ ﺍﻟﺸَّﻮْﻛَﺔِ ﺗَﻜُﻮﻥُ ﻟَﻜُﻢْ ﻭَﻳُﺮِﻳﺪُ ﺍﻟﻠّٰﻪُ ﺍَﻥْ ﻳُﺤِﻖَّ ﺍﻟْﺤَﻖَّ ﺑِﻜَﻠِﻤَﺎﺗِﻪِ ﻭَﻳَﻘْﻄَﻊَ ﺩَﺍﺑِﺮَ ﺍﻟْﻜَﺎﻓِﺮِﻳﻦَ

[19]   Siret-i İbn Hişam, IV, 55-54; Tarih-i Taberi, III, 61-60.

[20]   Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/411: “إنما الصوم أمانة فليحفظْ أحدكم أمانته”

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.