MÜSLÜMAN GENCE

M

Müslüman zamanı bilir, mekânı tanır, çevreyi ihâta eder lâkin ne zamandan, ne de mekândan yolunu değiştirecek çapta etkilenir.

Kâbe dünyanın, Müslüman da insanlığın merkezidir. Merkez çevreyi, Müslüman da insanlığı değiştirmeye taliptir. Ne var ki Tanzimat’tan bugüne fikrî ve ilmî manada bir irtidat yaşıyoruz. Dünyayı değiştirme iradesini kaybetmekle kalmadık; azımsanmayacak çapta Müslüman, değişmeyi amentü yaptı. Camiyi tahkir edenler ya da İslamî bir hayatı reddedenler kiliseye girmediğinden veya rahip/rahibe kıyafeti giymediğinden fikrî irtidâdı fark edemiyoruz.

Ümmetin maruz kaldığı büyük musibet zamanlarında/irtidat devirlerinde arifler, âlimler, akıncılar kadrosu zuhûr edip hep hâli değiştirmiştir. Bu doğrudur. Lakin bunun tahakkuku intizar ile değil, gayretle olur. Mevcut halimizle sanki bizler o kurtarıcılar kadrosundan olmaya değil de onların gelişini seyre talibiz.

Dünya Nimetten Ziyade Mihnet Yeri

Allah Azze ve Celle bize imanda, amelde, harekette en büyük davetçi Allah Rasûlü’ne ﷺ ittiba etmeyi emretti. Müslümanları O’na halef olmakla onurlandırdı. Lakin biz Bedir’siz, Uhud’suz, Hendek’siz Cennet arayışına girdik. En büyük belalara maruz kalanların Enbiya olduğundan habersizmişiz gibi yaşadık. Zorlukları davanın büyüklüğüne, dünyanın mihnet yeri oluşuna değil de, üslubun tam İslamî olmasına hamlettik.

Allah Rasûlü ﷺ, Kıyamet’e kadar bir topluluğun Hak üzerine kalacağının müjdesini vermişti. Belki de siz o bahtiyarlar kadrosundansınız. Kur’an-ı Hakim’in haber verdiği irtidat zamanlarında zuhur edip mücadelenin seyrini değiştiren mücahidlerden biri olmak ne büyük bir devlettir. İslam’ın yolunu o kahramanlar açacak, hâl çaresini onların kalemi yazacak.

Beklenenler Kadrosu

Belki de kendimizi keşfetme problemi yaşıyor; kim olduğumuzu, neler yapabileceğimizi bilmiyoruz. Herkes ıslah-ı hâl için birilerinin adım atmasını bekliyor. Sen bekleyenler arasında değil, beklenenler kadrosunda ol!

Biz, yani bütün müslümanlar emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker ödevine memuruz. Bu vazifeyi îfa alanı ise en doğudan en batıya bütün yeryüzüdür.

Yola koyulanların bir kısmı menzillerine yaklaştı. Geri kalanların derdi ise nasıl yola çıkacak, camiye hapsedilen İslam’ı nasıl yeniden çarşıya, pazara taşıyacak. Bu, ne zayıf bir iradeyle ne de kuş diliyle olur. “Haram’a haram dersem şunlar bunlar darılır.” korkusuyla susan, birilerine dokunur endişesiyle kenara çekilen tebliğ yoluna giremez, menziline varamaz.

Hakikati Koruyanlar ve Koltuğuna Sarılanlar

Haramın helal zannedildiği bir çağda kumarcı, şarapçı, teşhirci, tefeci rahatsız olur endişesiyle gençliğe müşahhas planda “Şu gördüklerin ve duydukların haramdır. Onlardan uzak dur!” deme cesareti gösteremeyen, gençliği değil,  ancak koltuğunu korur.

“Acaba ben de yanar mıyım?” diyen bir itfaiyeci, yangından adam kurtaramaz. Davetçi, geriye dönme üzerine hesap yapan değil, gemileri yakan adamdır. Doksan yaşında İstanbul’a atını süren sahabi, geri dönmemek üzere Medine’den ayrılmıştı. Fatih ölümden korksaydı atını denize sürebilir miydi? Kahramanlar; yüreği hâna, hânümâna tutkun olanlar arasından değil, Hak adına bütün bunlardan geçenler arasından çıkar.

Nereden Başlayalım?

إِلَى الأِسْلاَمِ مِنْ جَدِيدٍ/Yeniden İslam’a dönelim; fikirde, sanatta, harekete, siyasette yeniden İslam diyelim. Lakin bunları kendimizi tatmin etmek için değil, memuriyetimizi îfa etmek için yapalım. Hastaya rahatsızlığını söylemekten imtina eden ya da reçete yazmaktan korkan bir doktor insan tedavi edemez. Amirlerinin keyfi kaçar diye hasar tespit çalışması yapmayan bir memur zulmetmekten, devlet malının talan edilmesini seyreden bir yetkili de ihanetten kurtulamaz.

Daha çok kazanmak için ekranları şehvet panayırına çeviren namus yobazlarıyla aynı çağda yaşayan davetçiler “DURUN KALABALIKLAR!” diye sesini yükseltemiyor, “Anneler, Babalar! Çocuklarınızı bu iffet yobazlarından koruyun!” demiyorsa, kürsüyü işgal ediyor, kelam israfı yapıyordur.

Hakikate Tercüman Ol!

Genç Adam! Hakikate tercüman olma vazifesi sana kaldı. Gel, batıya ve onun kültürüne, sanatına, sinemasına teslim olan yığınların önüne çıkıp, “Dinle Ey Mısır! Dinle Ey Şam! Dinle Ey Lahor ve İstanbul!” diyelim. Eğer böyle yaparsak âlimlerin, âriflerin, aklı gibi ruhu da terleyenlerin sesleri kalabalıkları yarıp şehvet ateşinin içinde kavrulan Mus’ablara Yusuf’lara  ulaşacak.

Ulus derdine düşen gençlere, “Ulusçuluk senin davan olamaz, aramızdaki suni sınırları kaldıralım.” diyelim.

Çevremizdekilere bir baba, bir muallim ve bir tacir olarak “Senin tek derdin ekmeğini büyütmek değil, açların ekmek sorununu da çözmek.” diyelim. Bunun olması için yüreklere imanı ve takvayı anlatalım. Anlatalım ki yetimin hakkı polisin olmadığı yerde de korunsun.

İman, Amel, İhlâs

Ümmet-i İslam’ın yekûnuyla tekrar hangi zeminde, nasıl buluşabilir, konuşabilir ve  kucaklaşabiliriz? Fert ve cemiyet planında yeni görev tanımlaması yaparak, hayatımızı yalnızca iman, ahlak ve ibadet mevzularına mahkumiyetten nasıl kurtarabiliriz?

Her yerde, her sözde, her zamanda ve mekânda “İSLAM” diyecek kadroların yetişmesi için iman, amel ve ihlâs yol azığımız olsun.

İslami Cepheler

İmam, muallim, mürebbi olmak, öne geçmeyi, önde olmayı, dünyevi dertlere takılmadan büyük bir azim ve kararlılıkla yürümeyi gerektirir.

Umumi bir nazarla bakıldığında İslam coğrafyasında her zaman imamlar, kahramanlar olmuştur. Moro’da, Arakan’da, Doğu Türkistan’da sürekli direnen, halkı örgütleyen, moral ve ruh veren kahramanlar olagelmiştir. İslam cepheleri Kıyamet’e kadar devam edecektir.

İngilizler Hindistan’ı işgal ettiği zaman hayatta kalan Muhammed Kâsım en-Nanotevî Diyobend’de Daru’l-Ulûm adında bir medrese kurmuştu. Keşmirî, Eşref Ali Tehanevî, Zekeriyyâ Kandehlevî gibi büyük âlimler orada yetişti. “Allah” demenin yasak olduğu zamanlarda da Anadolu’da birkaç âlim, dağlar gibi emaneti yüklenirdi.

“Niçin harama, haram demiyorsun?” dediğinde “Şartları bilmiyorsun” diyen marka müslümanlarına değil, “Her şey bitti!” dendiğinde “Yeniden başlıyoruz, Allah ﷻ   var, imkân da var!” diyen İmam-ı Rabbanilere bak. Konjonktüre göre konuşanlarla değil, Allah’ın ﷻ rızasını esas alanlarla yürü!

Yürümek için ayağını, kapıyı açmak için elini hareket ettirmelisin. Esbaba tevessül et, imkân nisbetinde hiçbir vazifeyi ihmal etme! Allah  Teala Kehf Sûresi’nde salih bir kul olan Hz. Zülkarneyn’in   cihan hâkimiyetinden bahsederken esbaba tevessül etmesini nazara verir. 

Hz. Zülkarneyn’in  hükümranlığının temelinde iman ve ihlâsı yanında bir de sebepler dairesinde hareket etmesi vardır. Çünkü dünyada her şey sebep dairesinde cereyan eder. Dev bir ağacın oluşmasının sebep planında küçük bir tohumun toprağa düşmesi vardır. İslam’ın yeniden yüreklere hâkimiyeti için tebliğ planında bir seferberlik başlatmalı, yapman gerekenleri çağın imkânâtını da kullanarak îfa etmelisin.

Allah Teala, sabahtan akşama kadar meşgul olduğun ameliyeler içeriside seni asıl tebliğ vazifesini îfaya memur kıldı. Yemen, içmen, konaklaman hep bu vazifeyi yerine getirmen için olmalı. Her güne kim olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini kendine sorarak başla ve akşam yatmadan önce gün içerisinde bu sorulara ne kadar cevap verdiğini düşün. 

Büyük makamlara odaklanma! “İslam’a hizmet etmek için mutlaka şurada olmalıyım.” diye de şartlanma! İslam’a yol açan büyük adamların ne kariyeri, ne de ünvanı vardı. Ne müsteşardılar, ne de bakan…

Makamlara Aldanma!

Görüntüye aldanma! Bir şehre girerken binlerce araçla karşılanan bir makam sahibi, vazifeden ayrıldığında aynı şehre yalnız başına girer; öldüğünde sessiz sedasız defnedilir. Mühim olan iman ve iradedir. Bazen Seyyid gibi bir onbaşı, bir generalin; bazen de Hasan el-Benna gibi bir muallim, Ezher ulemasının yapamadığını yapar.

Rabbinin Rızasına Talip Ol!

İhlâs en büyük sermayen olsun! Yalnızken nasılsan millet için de de aynı ol. İbadetlerine Allah’tan ﷻ başka şahid arama. Kınayıcıların kınamasından korkma, Rabbinin rızasına nail olmaktan daha büyük bir mükâfat tanıma!

Selam vermek “sünnet”, almak “farz” olmasına rağmen vermenin ecri, almaktan daha fazladır. Çünkü selam vermede, “Ben selam vererek ona minnette bulunmam, kendime söz ettirmem!” diyen nefse galebe vardır.

İslam’ı camide tebliğ etmekle çarşıda, pazarda, kahvehanede, meyhanede tebliğ etmek aynı değildir. İnsanlığın kurtuluş davasında büyük roller oynamak istiyorsan kendini büyük camilerde, on binlere hitap eden kürsülerde konuşmaya hapsetme. 

Camiler ve Sokaklar

Çarşıları/sokakları dolduran insanları, boş olan camilere, İslam’ı camiden sokaklara çıkaran, hayatın her noktasında yaşayan müminler taşıyabilir. İşte o zaman eğlence merkezleri boşalır, camilerin safları dolar.  Aksi halde camiye gidenlerin önemli bir bölümü, camiden başka bir yere gidemeyenlerden oluşur.

Allah Rasûlü ﷺ mescide kapanıp, “Ben Allah’ın peygamberiyim, eğer buraya gelirseniz, size yer ve göklerin kurtarıcı haberini anlatırım!” demedi. Makam, mevki izharında bulunmadı. “Fukarayı meclisinden kaldırırsan, seninle birlikte oturabiliriz.” diyen Mekke müşriklerine “Hayır” dedi. Sokaklarda dolaştı, evlere gitti, fukara ile aynı sofraya oturdu.

Allah Rasûlü ﷺ, yollarına diken serilen, bundan dolayı acı çeken lakin “ah” etmeyen bir davetçiydi.

Daha İlerilere Gitmek İçin Geri Çekilmek

Davetçi toprağa tohum eken bir çiftçi gibidir. Ekilen her tohum haftalarca toprağın altında kalır, yeniden doğmak için çürür, toparlanır, dirilir. Davetçi de köyde, kenar mahallelerde muallim, imam, amele, garson olarak görev alır, şehir merkezine uzak noktalarda, gözden ırak yerlerde istikbalin destanını yazar. Davetçi tıpkı bir ok gibi geri çekilmeyi daha ileriye gitmek için bir fırsat olarak görür. 

Anadolu semalarında kanat vururken ağızlarında taşıdıkları tohumları bozkırlara bırakan kuşlar, zamanla dev ağaçların boy vermesine vesile olur. Sen de İslam’a ve hayata dair mesâili, bir ucu bir noktaya sabitlenen pergel gibi ayağının birini Şeriat zeminine koyarak, her şeyi okuyup öz-posa ayrımına tabi tutarak çöz. Neticede Ehl-i Sünnet ulemâsı her neyde ne de icma ettiyse sadece onu kabul et ki, yarın yanlış yaptığını anladığında geride on binlerce insan heder olmasın.

Kâfire İbretle Bak!

Kâfirlerle iç içe bir hayat yaşamaktan uzak dur! Onlarla oturup kalkma, konaklarına imrenerek değil, ibretle bak. Allah Rasûlü ﷺ, Tebük Seferi sırasında Semud Kavmi’nin helak olduğu Hicr’e vardığında, kavmin kalıntılarını görünce ashâbını, “Azaba uğramış olan şu milletin yurduna ağlamadan girmeyin, şayet ağlayamıyorsanız, onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için onların topraklarına uğramayın!” diyerek uyarmış; sonra da başını örterek o vadiden hızla ayrılmıştı.  Mezkür seferde Hicr mevkiinde konaklayan Ashâb-ı Kirâm’dan bazıları, bir zamanlar bu bölgenin zalimlerinin kullandığı kuyulardan su çekmiş, bu suyla da hamur yoğurmuştu. Allah Rasûlü ﷺ buna muttali olunca ashâbına, çektikleri suyu dökmelerini, yoğurdukları hamurları da develere yedirmelerini emretti.  Çünkü insanla mekân ve eşya arasında derin bir ünsiyet vardır. Cemiyetlerin hayat tarzı, ruh yapıları eşyaya ve mekâna sirayet eder. Bu yüzden Osmanlı’da kâfirle müminlerin oturdukları mekânlar dahi ayrıydı.

Hem Kalbe Hem Kalıba

Müslüman kalp gibi kalıba da Allah’ın ﷻ  boyasını vurur. Sen de uğradığın beldeleri, vazife yaptığın mahalleleri değiştirmek için gayret sarf et! Dağa, taşa, uçan kuşa, inen suya bu nazarla bakarsan vazife yaptığın şehirlerin bir gün değiştiğini, ayak bastığın yerlerin Hızır toprağı gibi yeşerdiğini göreceksin.

“Hâl”siz Bir “Kâl” Adamı Olma!

İslam’ı söylemden ibaret görenlerin tahrib ettiği dünyayı, onu her alanda yaşanmaya değer bir nizam olarak görenler imar edecektir. “Hâl”siz bir “kâl” adamı olma! İslam’a dair konuşan, yazan, lakin yaşamaya gelince kenara çekilen İslamcılara değil, önce yaşayan, sonra konuşan ulemaya ittiba et! Eğer biz İslam’ı temsil liyakatine sahip olabilseydik sohbet halkamızda oturan bir doktor, bir hâkim, bir kaymakam, bir imam vazife yaptığı yeri vaha vârî yeşertirdi. 

İnkılâp

Oturup da İnkılâp bekleme! Çalış, aklın ve ruhun terlesin. İnkılâp beklenmedik bir zamanda, beklenmedik bir yerde olur.

Her inkılâbın bir merkez üssü vardır. Belki de İslam inkılâbı senin olduğun noktadan başlayacak.

Muvaffakiyetin İçin Şunları İhmal Etme!

“Ben”i bırak, kendini değil, “bizi” öne çıkar. Seni meşhur edecek, sana yüksek miktarlarda gelir getirecek çalışmalar üzerinde değil, Ümmetin muhtaç olduğu hususlara dair yoğunlaş. Bu ise Ümmetin ihtiyacına göre değişir. Yerine göre bir makine profesörü olmak daha faydalı iken, başka bir makamda lisede bir muallim ya da camide bir imam olmak daha hayırlıdır.

Hedeflerini dünyalıklara göre değil, Allah’ın rızasına nâiliyete göre tayin et! Ahiret’i ihmal etme. Dünyada da Ukba’da da “hasene”ye talip ol.

“Ben”de kibir, gurur, fesad, hased var. Bu yüzden bir milyar sekiz yüz milyon “ben” diyen Mümin, Bedir’de “biz” diyen 313 Müslüman kıymetinde olamaz. Sütunları dağılan bir bina ayakta duramaz; dişlilerinden biri kopan motor çalışmaz. Kavmiyet ya da enâniyet davasına mahkûm olan bir Ümmet de esaretten kurtulamaz.

“Allah” ﷻ diyenler ayrılmadan topyekün Allah’ın ﷻ ipine sarılırsa  “Allah yüreklerini te’lif ve tevhit etti.”[1]  ayeti bizim için de tecelli eder.

Beşeriyetin Fesadı için Değil, Salâhı İçin Çalış!

Şeriat’ı rehber et, sonra bütün dünyayı dolaş, fikir mekteplerini tahlil et ki sorun olma, sorunlara çözüm üret. İdeolocyaları hakikat-hurafe ayrımına tabi tut. Şeriat’a uymayan hiçbir şeyde insanın maslahatının olmadığını unutma. Beşeriyetin fesadı için değil, salahı için çalış!

İslam Nizamı beşere değil, Allah’a ﷻ aittir. Her şey değişir, güncellenir lakin o, esas itibariyle hep aynı kalır. Çünkü beşeri nizamlar ilimden nasibi çok az olan insana, İslam ise her şeyi bilen Allah’a aittir.

İslam, hiçbir anlayışın, hiçbir düşüncenin yedek parçası değildir. Bu yüzden hiçbir ideolocya ile sentez kabul etmez. İslam’da akıl Şeriat’a hükmetmek için değil, Şeriat’ı anlamak içindir.

Yük Olma, Yük Al!

Dini, hayatının merkezine koy. Yüzün hep ona müteveccih olsun. Yüreğini de çevreni de ona göre şekillendir. Eşin, evin, işin İslam’a ayarlı olsun. Bunun aksi hali arabayı taşıması için icad edilen bir motorun, sökülerek arabanın koltuklarında taşınmasından farksızdır. Arabada taşınan bir motor arabaya, merkeze konmayan bir din de insana yüktür. Esasında Allah ﷻ bu dini yük olması için değil, insanlığın yükünü almak için inzal etti.

Düştüğünde Sadece Kalkmayı Düşün!

Büyük adamlar bin düşer, bin kalkar. Lisan-ı hâlleriyle de muhataplarını düştükleri yerden ayağa kalkmaya çağırır. Allah Rasûlü ﷺ cumartesi günü Uhud’da ağır bir darbe alan sahabeye, pazar günü düşmanı takip etme emri vermiş; Bilal-i Habeşi Medine’yi dolaşıp “Uhud günü Cihad meydanına inenleri Allah Rasûlü ﷺ davet ediyor!” diye çağrıda bulunmuşu. Kur’an-ı Kerim, şühedâsını henüz defneden sahabeye yaralarını sararken şöyle seslenmişti:  “Düşman ordusunu takip hususunda gevşeklik göstermeyin. Siz acı çekiyorsanız şüphesiz onlar da sizin çektiğiniz gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan ﷻ, onların beklemedikleri şeyleri umup bekliyorsunuz!”

Yaralarının tedavisiyle meşgul olmayı bırakan Üseyd b. Hudayr, “Ben Allah’ın ve Rasûlü’nün ﷺ dâvetini işittim ve ona itaat ettim!” dedi, silâhlanıp Allah Rasûlü’nün ﷺ yanına koştu. Allah Rasûlü’nün ﷺ sefer davetini işiten, Uhud’da yaralanan iki kardeşten biri (Abdullâh bin Sehl ve Râfî) “Efendimizle ﷺ seferi kaçıracak mıyız?!” diyen kardeşine şöyle cevap verdi: “Vallâhi üzerine bineceğimiz bir binitimiz yok, yaramız da ağır.” Buna rağmen iki kardeş hemen yola çıktı. Yarası diğerine göre daha hafif olan, ağır yaralı olanın bazen yürümesine yardım etti, bazen de onu sırtında taşıdı. Bu şekilde, İslam ordusunun karargâh kurduğu yere vardılar.

Kur’an-ı Kerim,  Uhud’da ağır darbeler almasına rağmen düşman ordusunun peşine düşen sahabe kadrosunu ifade ederken der ki: “Yara aldıktan sonra da Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına uyanlar, (bilhassa) onlar içinden iyilik yapanlar ve takvâ sâhibi olanlar için pek büyük bir mükâfât vardır.”[2] Kardeşlerini ve arkadaşlarını Uhud’da şehid olarak defneden sahabenin Hamrâu’l-Esed yürüyüşü, en zor zamanlarda dahi Allah’ın ﷻ rızasına nâiliyet iradesinin müminleri nasıl harekete geçireceğini göstermesi açısından fevkalâde mühimdir.

Müslüman düştüğünde kaybettiğini değil, mutlaka yeniden kalkması gerektiğini düşünür, bütün himmetini o noktada teksif eder.

Kusur İslam’da Değil, Onu Temsil Makamında Olanlarda

Beşeriyeti saadete ulaştıracak yegâne yol Allah Rasûlü’nün ﷻ yoludur. İnsanlar bütün yolları tecrübe ettikten, cennet vaadiyle ortaya çıkan sistemlerin yeryüzünü cehenneme çevirdiklerini bizzat müşahede ettikten sonra İslam’ın kapısı geldi, geliyor, gelecek. Bütün mesele, bizim, çare arayan insanlığa hayatımızla İslam yolunun yegâne kurtuluş olduğunu göstermemizdedir.  Buradan ötesi sözden ziyade hâlin konuşmasıyla alakalıdır. İslam kusursuz olduğuna göre, nâdanların ondan uzaklaşmasında, onu temsil makamında olan müminlerin hataları çoktur.

Muhâsebe

Dünyanın dönüşünden, bir bakkal dükkânının işleyişine kadar her şeyde bir hesap var. Hesabın olmadığı yerde kaos olur, haklar çiğnenir. Beşer planında hesap, ancak beşer planındaki ödül ve ceza muvâzenesiyle kontrol altında tutulur. Kameranın ya da muhafızların olmadığı yerde insanı murakabe eden tek güç imandır. Namaz murakabenin müşahhas halidir. Müslüman her huzura varışta gözlendiği şuurunu yeniden kuşanır. Namaz her gün defalarca tekrar eden bir iç muhasebedir. İşle ibadet arasında kopmaz bir bağ kurar. “Rabbinle irtibatın hangi düzeyde? Oku, düşün, ibadet et, insanları uyar!” der Kur’an-ı Kerim.

Kendi hayatını yaşa! Yarınlarını başkalarının düşünce ve duygularına feda etme! Yalnız ölecek, yalnız hesap vereceksin:

“Tırnağı, en yırtıcı hayvanın pençesinden,

Daha keskin eliyle, başını ensesinden,

Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına;

Yerleştirse başını, iki diz kapağına;

Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi?

Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?”

Ulemânın İzinden Ayrılma

Dünya nimetlerine nail olanlara, helal dairesinde keyif yapanlara düşman olma! Lakin iyi konaklarda yaşayanlara, iyi arabalara binenlere, markalı elbise giyenlere değil, mütevazi mekânlarda destan yazan ulemaya bak. Atadan, babadan kalma odalarda yüz binleri tesir altına alan konuşmalar yapan, eserler telif eden ulemanın izinden ayrılma!

Uykusundan, rahatından ödün vermeyen, kendi istikbalini İslam’ın istikbalinden daha mühim gören adamlara değil, ahir ömründe, “Bir kişinin daha kurtuluşuna vesile olabilir miyim?” diye yollara düşen sahabeye bak. Niçin onların mezarları doğup büyüdükleri ya da hicret edip yerleştikleri şehirlerde değil de, dünyaya dağılmış? Bu sualin cevabını ara.

Tebliğde asıl olan alet değil, insandır. Aletin binlerce alternatifi var lakin insanın yok. Hayırda konuşulman, yaptığın “hayr”ı konuşmandan çok daha etkilidir. Vakıflar kurman, “vakıf adamı” olmana mani olmasın.

Müesseselerle iftihar etmekten Allah’a ﷻ sığın! Vakıf, dernek gibi müesses yapı hastalığına kapılma! Yeni müesseselerin kuruluşuyla uğraşıp vakit israf etme. Mevcutları aktif hale getir ya da evini vakıf yap!

Kurtuluş Namazda

Allah Rasûlü ﷺ, “Bütün yeryüzü bana mescid kılındı.” buyurdu. Buna rağmen Medine-i Münevvere’deki ilk ameliyesi “Mescid-i Nebevi”yi yapmak oldu. Müslümanlara günde beş defa bir imamın ardında toplanmayı emretti. Hayatın merkezine mescidi koydu. Çünkü cami merkezli olmayan her hareket bir gün dağılır. Bu yüzden ideolojiler gibi başına çeşitli ekler konan muharref İslamî hareketler tarih oldu. Lakin cami on beş asırdır müslümanları cem etmeye devam ediyor. Mahalle iskeletse, cami onun ruhudur. İnsan ruhuyla, cemiyet camiyle kaimdir. Esaret altındaki müminler hürriyete ilk adım attıklarında, annesine koşan çocuklar gibi camilere sığındılar. Cami onlara kim olduklarını ve niçin yaşadıklarını anlattı. Arnavutluk’ta Enver Hoca’nın komünizması çökünce insanlar Tiran’da Ethem Bey, İşkodra’da Kurşunlu Camisi’ne koştu. Tiran’da meydan, İşkodra’da ise caminin çevresindeki dağ, namaz için gelen insanlarla dolmuştu. Camiye gelen müminlerin önemli bir bölümü namazın nasıl kılındığını bilmiyordu lakin kurtuluşun namazda olduğundan emindi.

Hakikatin gücü kametle değil, kıymetle; sayıyla değil, sadakatle ölçülür. Bu yüzdendir ki nice azların yaptığını, büyük kalabalıklar yapamamıştır. Sayısal değerlere aldanma! Külliye şeklindeki okul, yurt ve vakıf binaları üzerinden “istikbal” tahminleri yapma! Bir kişiyle bin kişiye karşı zafer kazanacak bir müminin şuur ve iradesiyle çalış! Hz. İbrahim’in yanmaması, Hz. Musa’nın  denizi yarması bir kişinin binlere galebesi değil midir?!


[1] Enfâl, 8/63. (وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ)

[2] Âl-i İmrân, 3/172. (اَلَّذٖينَ اسْتَجَابُوا لِلّٰهِ وَالرَّسُولِ مِنْ بَعْدِ مَا اَصَابَهُمُ الْقَرْحُ لِلَّذٖينَ اَحْسَنُوا مِنْهُمْ وَاتَّقَوْا اَجْرٌ عَظٖيمٌ)

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.