İBRAHİMLERE SELAM, SÜMEYYELERE SELAM

İ

Müslüman susunca da konuşur; duruş, yürüyüş, yöneliş ve sukûta bürünüş sohbetleri yapar. Bakarak, yutkunarak da anlatır meramını.

Allah Rasûlü gibi en öfkeli olduğu anlarda bile ikaz cümlesini hususileştirmeden kurar; “Falana ne oluyor ki şöyle diyor!” demez, bilakis, “Falan topluluğa ne oluyor ki şöyle yapıyorlar!” der. Yüreklere “Allah boyasını” insanları kırmadan döker; İslam’dan başka her yolun, her nizamın serâbâ hüsran olduğuna hakka’l-yakîn inanır. Muhal farz… Sünnet’i yaşarken bin defa yıkılsa da yine başını çevirip, “Hâle çare olacak başka bir nizam var mı?” diye bakmaz. Beşer planında Allah Rasûlü’nden başka ne bir barınak, ne de sığınak tanır.

Allah Rasûlü’nün Sünneti’nde fenâ fi’r-resûl olur, fenâda bekâya ulaşır. Yunus Emre’nin söylediği gibi “Çiğdik, piştik elhamdülillah” der. Pişmeyi, mihneti, belayı kemâle vasıta olarak görür. Evinin, eşinin, bedeninin üzerinde hakkı olduğunu bilir; ne fazla pişip yanar, ne de çiğ kalmada ısrar eder.

Kemâli, sonu olmayan bir süreç olarak görür. Büyük velilerin izinde, “Seyr-i ilallah, seyr-i fillah, seyr-i anillah, seyr-i fi’l-eşya” yürüyüşüne çıkar. Nurettin Topçu’nun da Hareket Felsefesi’nde anlattığı gibi olmak ve oldurmak için yola koyulmak gerektiğine inanır. Olduğunda insana “eşrefi mahlukat”; dinara, dirheme ise taş ve toprak olarak bakar.

Yeni Hal İçin İzmihlâle Direnmek

Cemaleddin Afganî ile başlayan modern savrulma dan kıssaların masal olduğu hezeyanını savunmaya kadar her nevi inhiraf ve inhitat zeminini Müslümanları bir krizden diğerine savuran tuzaklar olarak görür, mustağriblerin adına “ıslahat” dedikleri yöntemlerin iki asırdır çözüm ve çare üretemediklerini, bu yüzden de vaatlerine kanıp fikri muhtevalarına teslim olmanın ümmetin bu en uzun süreli fetreti yaşamasına rıza göstermek olduğuna inanır. Yeni hâl için izmihlâle direnir.

Müslüman, yeni hâlin rükünlerini medeni birikiminde arar. Bu bağlamda, devletinin sınırları Bangladeş’in doğusundan, Afganistan’ın batısına kadar uzanan Moğol İmparatoru Ekber Şah’ın, “Bin yılın geçmesiyle İslam’ın devrinin bittiğini, yeni bin yıla, yeni bir dinle girileceğini” iddia etmesi ve bu bağlamda adımlar atması üzerine gerek Serhend’den gerekse de Govalyar Zindanı’ndan yazdığı mektuplarla “yeni dini” çökerten, İslam’ın yolunu açan İmam-ı Rabbâni’nin “Yeniden İslam’a dönüyoruz.” şeklinde özetlenebilecek mücadelesini Allah Rasûlü’nün Sünneti’ne ittiba etmede önemli bir tecrübe olarak görür.

En Zor Zamanlarda da Hamd Edebilmeli

Kudemanın izinde İslami tefekkürü yeniden sorun çözer hale getirmeli, dini şuuru ihya etmeli, ekranlardan arz edilen, ardından da hızla cemiyet içerisinde yayılan iffetsizliğe karşı çökertici hamleler yapmalı, Allah Rasûlü’nün Sünneti’ne rağmen terkip edilen bütün riyazet ve mücahade şekillerinin bâtıl olduğunu ilan etmeli, tasavvufun da ancak Şeriat’a ittiba etmesi durumunda bir kıymet arz edeceğini vurgulamalı. Bu ideallerin tesis ve tatbiki noktasında başa gelecek her belayı kemâle vesile görmeli, mihnette afiyet, belada manevi bir zevk yaşamalı; mazeret cümleleri kurmadan İmam-ı Rabbâni gibi en zor zamanlarda, en zor yerlerden yazılan mektuplarda, “أَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي رَزَقَنِيَ الْعَافِيَةَ فِي الْبَلَاءِ/Bela mahşerinde beni afiyetle rızıklandıran Allah’a hamd ediyorum” diyebilmeli.

 7 Gün 24 Saat İslam

Kudema, sahabe çağını yeniden başlatabilmek, Ebû Bekirler, Ömerler yetiştirebilmek için hayatın her anına ve mekânına Allah Rasûlü’nü koydu. Kur’an’ı Ondan dinledi, hayatı O’nunla şekillendirdi; yürürken, eve girerken, evden çıkarken, O’nun dua cümlelerini okudu. Bu bağlamda eserler telif etti. İmam Nevevî’nin “Ezkâr”ı ekmek gibi su gibi havâic-i asliyyeden addedildi. Camilerde, tekkelerde “Ezkâr” dersleri yapıldı. Çocuklar, gençler “Ezkâr” ezberledi. İki Müslüman birbirine öfkelendiğinde “Ezkâr”dan “sabır” dualarını ilk okuyan daha bahtiyar sayıldı. “Ezkâr” okuyan Müslüman da, “Ezkâr” okunan ev de değişti. Gazab, kaygı, isyan, daralma gitti; sabır, tevekkül, teslimiyet, inşirah geldi. Bu yüzden halk arasında “بِعِ الدَّارَ وَاشْتَرِ الْأَذْكَارَ/Evi sat, Ezkar al!” ifadesi iştihar etti. Allah Rasûlü’nün “dua ve tevekkül” cümlelerinin olmadığı ev zindan, onların olduğu zindan saray addedildi. Günün 24 saatine de Allah Rasûlü yerleştirildi. Bu yüzden ekranların evlerini kirlettiği müslümanları “Ezkâr” okumalarıyla büyük temizlik hamlesine davet etmeli, bununla alakalı sosyal medyada, bilbordlarda “7 gün 24 saat İslam” gibi kampanyaları düzenlemeli.

Vahdet Merasimi

Mihrapta imam olarak duruş ve Allah’ın ayetlerini okuyuş kulağa olduğu kadar göze de hitap eder. Müslüman, safta omuz omuza olma halini, “Birimizin yokluğunun hepimizin felaketi; birimizin düşmesinin bütünüyle İslam’ın varlık binasının sarsılması” anlamına geldiğini düşünür ve bu düşünceyi koruyabilmek için yoluna kulluk işaretleri diker, günde beş defa dünyanın farklı noktalarından Kâbe’ye yönelerek kesretin vahdete dönüşmesi merasimine katılır.

İslam Vicdanı

İmam, öğretmen, vaiz, müftü, köylü, şehirli, vali ya da başka biri olarak yönetmeliklerin, yasaların kapsama alanı dışında, gençlere, “kardeşlerim” diye hitap edebileceği ortamlarda onlarla bir araya gelir. Akşam saat 5 olduğunda 657 sayılı yasaya göre belirlenen mesainin bittiğine fakat İlahi memuriyetin 7 gün 24 saat devam ettiğine inanır.

Belediyenin şehrin temizliğini temin etmek için üzeri kapalı çöp konteyneri kullanmasıyla aç kalan sokak kedilerinin sorumluluğunun sanki kendi omuzlarında olduğu bilinciyle “İslam vicdanı” onu, “Bu hayvanlar ne yiyecek? Onlara çare olalım.” diye meseleye müdahil olmaya çağırır.

Hayvan Olamadığından İnsan Olanlar

Müslüman, hayvan olamadığından insan olan, bu yüzden insan olmanın farkına varamayan, kadın kapandıkça, erkek iffetli davrandıkça rahatsız olan, İslam yolu gösterdiyse uçuruma giden, “örtün” dediyse açılan, “nikah” dediyse, zinaya çağıran, eline geçirdiği mikrofon ya da kalem gücüyle çevresine, “inadına mini etek giyin, inadına karışık yaşayın, inadına her şeyi ortak kullanın, inadına tahrik edin.” diyenlerin ifadelerini, “Darwin belki de bunların atalarını görüp insanın maymundan geldiğini iddia etmiştir.” diyerek lakırdı kabul eder. İnsan olarak kalabilmenin onuruyla “şükür secdesi”ne kapanır.

Vicdan Eğitimi

Müslüman evinden vilayetine kadar cemiyetin her şubesinde yer alan insanların eğitiminde Kur’an’ı esas alır. Allah Teala’nın Mâide Sûresi’nde yol kesme cezası ile hırsızlık haddi arasına niçin “takva” ayetini koyduğunun sırrını idrak eder ve bu bağlamda eğitimi ceza üzerine değil, takva üzerine bina eder. Tıpkı Allah Rasûlü’nün zina etmek istediğini söyleyen, bunun için izin taleb eden sahabiye, “Zina etmek istediğin kadın birisinin ya annesi ya kız kardeşi ya halası ya teyzesidir. Başkaları senin yakınlarınla bu çirkin fiili işlese razı olur musun?” diye sorup, hadiseyi zihinde çözmesi gibi, kötülük işleme arzusunu da vicdan eğitimiyle engeller.

İnsanlar ne kadar mücrim olsalar da onlara polisin suçluya yaklaştığı gibi değil, doktorun kendisine hakaret eden ruh hastasına karşı olan muamelesi gibi davranır. İslam günahları kesip atar diyerek ona umut aşılar.

Öldürmeyen, Oldurmayan Sofralar

Hocaların “çok yiyen insanlar” olarak anlatıldığı ve bu anlatımla insanların camiden, cemaatten uzaklaştırıldığı çağımızda üzerinde su ve hurma ya da ekmek ve tek çeşit yemek olan Peygamber sofralarını yeniden kurmalı, Allah Rasûlü’nün, “Allahım! Muhammed’in ailesinin rızkını onlara yetecek kadar kıl!” duasında ifade buyurduğu oldurmayan ve öldürmeyen rızkın hikmetini kavramalı ve bu kavrayışla yürekleri fethetme arasındaki ilişkiyi keşfetmeli. Siyer-i Nebiyi ağlamak ya da ağlatmak için değil yaşamak için okumalı.

Hediye Adabı

Hediye kabulünde Ebu Zer meşrebli olmalı; ya onun gibi kabul etmemeli ya da Hz. Muaviye’nin bir gece kendisine gönderdiği bir kese altını sabaha kadar dağıtması gibi, “İşte dinar, dirhem dediğimiz ancak dağıtılırsa bir önem arz eder. Aksi halde, taştan, topraktan farksızdır.” diyebilmeli. Allah Rasûlü’nün gelen hediyeleri “Bunu falana, şunu filana veriniz.” buyurduğu gibi özellikle yiyecek olarak getirilen hediyeleri zaruri bir durum yoksa eve götürmeyip, münasip bir zamanda öğrenciye takdim etmeli.

Hediyenin kabulünden imtina etme durumu eğer karşı tarafta bir mahcubiyete sebep olacaksa, onu almalı fakat Allah Rasûlü’nün, “Hediyeleşin ki bir birinize olan muhabbetiniz artsın.” hadisi muvacehesince amel edip, yanımızda olan dergi, kitap, kalem gibi mukabil hediyelerden takdim etmeli.

Hayatü’s-Sahabe

Bir mühendisin, yeni çıkan bir aleti, ondan daha iyisini yapabilmek için incelemesi gibi, her bir Müslüman da sahabeyi yürüyen, yeşerten, dirilten bir nesil olarak okumalı; “bir şehre heybeleriyle girdiklerinde, çıkarken nasıl geride yarısı müslüman olan bir şehir bıraktıklarını” ve aynısını yapabilmek için hangi adımları atmak gerektiğini öğrenmek adına “Hayatü’s-Sahabe” okumalı.

Yaşayan Kur’anlar

Çağın gençlerine, matbu kitaplar imzalayıp dağıtmanın yeterli olmadığını, asıl olanın Allah Rasûlü ve Sahabe gibi Kur’an ve Sünnet’i mürekkepsiz, kağıtsız sahabi yüreğine yazmak olduğunu söylemeli. Programları, sohbetleri, muhtevaları bu merkezde hazırlamalı. Yaşayan ve yürüyen Kur’an-Sünnet olmalı, muhataplarımızı da bu büyük oluşa çağırmalı.

 İki Güzelden Birine Nailiyet

Daralan, yorulan, yalnızlaşan sonra da usanan Müslümanlara, “Niçin Kur’an-ı Kerim’in bize ateşin yakamadığı İbrahim’den, önünde denizin yarıldığı Musa’dan, kendisine gök sofrası inen Meryem’den bahsettiğini anlatmalı; çaresiz olduğumuza inandığımız anda çaresiz kalacağımızı söylemeli. Yenilsek de yıkılsak da her yanımız Uhud da olsa “iki güzelden (zafer ve şehadet) birine nailiyetle şerefleneceğimize inanmalı… Bağdat’ta, Şam’da, Mısır’da, Doğu Türkistan’da İbrahimlerin bir daha ölmemek için bir defa öldüğünü, katillerin ise Ahiret’te sürekli öleceğini, bu yüzden kazananların kaybettiği bir dünyada olmanın tesellisiyle ayakta kalmayı, yenilgileriyle üzülmeyen, zaferleriyle şımarmayan, Allah’ın rızasına nailiyetle var olmanın esaslarını yeniden anlatmalı…

Baş Üzerinde Dağları Taşımak: Tevazu

Müslüman, eşyaya bakar, onda iç içe bir tevazu nizamı görür. Uçsuz bucaksız sahraların, dağların eteklerinde, onların ayakları hizasında durduğunu seyreder. Yürürken yeri ayağının altında çiğner fakat aynı anda dağları, semaları başının üzerinde taşır. Hz. Mevlana’nın bak dediği noktaya nazarını çevirir ve orada görür ki: “Deniz olanca büyüklüğüne rağmen bir saman çöpünü başının üzerinde gezdirmektedir.” Yerine göre “remel” yapar, müseccel yobazlara karşı vakarlı durur; yerine göre tevazuyu kuşanır, Müslümana kol-kanat olur.

Şehveti patlayan kardeşine lisan-ı münasiple, “Sakin ol azizim, senden büyük Allah var!” der. Abbasi Sultanı, Peygamber mescidinde tahtına kurulup, İmam Malik’e, “Hadi Allah Rasûlü’nün hadislerinden oku bakalım.” deyince, İmam  okumaya “Kim mütevazi olursa Allah onu yüceltir, kim de kendini üstün görürse Allah onu alçaltır.”[1] anlamına gelen rivayetle başlar, Sultan mesajı alır, tahtı dışarı çıkartır, yere dizüstü oturur.

Neleri Okumalı?

Müslüman, gençlerin yorulduğu, daraldığı anları fıkra anlatarak zayi etme yerine muktezayı hâle göre tabakât, terâcim, vefayât kitaplarından nakiller yapmalı, bunun için tercüme de edilen el-İsâbe, Hayâtü’s-Sahâbe, Kıymetu’z-Zaman, Safahât min Sabri’l-Ulemâ, er-Rasûlu’l-Muallim, Ali Ulvi Kurucu’nun hatıratı gibi eserleri okumalı; muhataplarına yorulmayan, daralmayan, yılmayan, yıkılmayan, büyük ruhlu müslümanlar gibi olmaya çağırmalı.

Zevk Derecesinde İbadet

İbadetleri hikmetleriyle birlikte anlatmalı. Zamanın yetersiz olduğu durumlarda ahkamın detayını ilmihal kitaplarına havale edip, hikmetler üzerinde daha fazla yoğunlaşmalı. Müslümanları zevk derecesinde ibadet etmeye çağırmalı.

Bismillah

Neden, insanların her ameliyeye ilahlarının adlarıyla başladığı Hicaz coğrafyasında inen Kur’an’ın Mushaf hali Fatiha ile, Fatiha da “bismillah” ile başlıyor? Her ameline “Bismillât/Lât’ın adıyla” başlayarak bir şirkten diğerine savrulan topluma, “Allah’ın adıyla” başlamayı öğretmeli. Davetçi, her çağın bir Lât’ı, bir Hubel’i olduğu bilinciyle bütün Lât’lara, Hubel’lere inat okumaya, konuşmaya, yaşamaya hasılı her mühim ameliyeye “bismillah” ile başlamalı.

Abdülhamid ve Şifâ-i Şerîf

Allah Rasûlü alemler için rahmettir. İnsanlığın kurtuluşu O’nun anlaşılmasına, O’na göre yaşanmasına bağlıdır. Bu yüzden kudema O’nu anlatan kitaplar için günün belli saatlerinde özel oturumlar, özel okumalar yapardı. Bu bağlamda Kadı İyaz’ın O’nu anlatan eseri “Şifâ” ile alakalı, “Kim Şifâ okursa şifa bulur.” denmiş, camilerde bazen ikindi, bazen sabah derslerinde “Şifâ-i Şerîf” okunmuştur. Sultan Abdülhamid de hastalanınca Buhârî-i Şerîf ve Şifâ-i Şerîf bastırıp ücretsiz dağıtmıştır. Tahttan indirildikten sonra da evinde zamanının büyük bir kısmını Kur’an-ı Kerim, Buhârî-i Şerîf, Şifâ-i Şerîf, Delâil-i Hayrât gibi kitapları okuyarak geçirmiştir. Şifa yeniden, camilerimize de cemiyetlerimize de modernitenin vurduğu yüreklerimize de şifa olacaktır.

Maneviyat İstismârı

Müslüman, hâdiseleri şahsi nüfuza vesile yapmamalı, maneviyat simsarlığından uzak durmalıdır. Allah Rasûlü’nün oğlu İbrahim vefat ettiği gün güneş tutulunca sahabe bu hadiseyi, İbrahim’in vefatıyla alakalandırmış, Allah Rasûlü haberdar olunca hem akidevi anlamda bir inhirafın hem de din simsarcılarının istismar alanını kapatmak için hutbe îrad edip, “Güneş ve ay Allah’ın ayetlerindendir. Kimsenin ölümünden ya da hayatından dolayı tutulmazlar.”[2] buyurduğu gibi yanlış anlamalara fırsat verecek maneviyat istismarından uzak durmalı.

Mahremiyet Fıkhı

Sosyal medyada tesettür inkılabı yapmalı, Müslüman kadınlara, erkeklere, “Mahremiyet fıkhına göre amel etme” çağrısında bulunmalı.

Medine’ye Ensar Yetiştirmek

Medine’yi doğuracak sonra yüreklerde büyütecek Dâru’l-Erkamlar açmalı, evleri İslam okulu haline dönüştürmeli; kadınlar kız, erkekler de erkek öğrencilerle en az haftada bir ev sohbeti yaparak, Medine’ye muhacir, ensar yetiştirmeli.

Peygamber Mesuliyetini Omuzlamak

Allah Rasûlü’nün ifade buyurduğu gibi İslam garip başladı; zaman zaman, bölge bölge gurbete düşecek. Gurbet yıllarında çağın bütün değer yargılarını kusan Ebu Bekirler, Ömerler, Sümeyyeler, Fatımalar yetişecek. Çağ, onların, onlar da çağın hükmî şahsiyetini reddedecek. Her bir garip, peygamber mesuliyetini omuzlayacak. İbrahim gibi yalnız başına da kalsa put kıracak, yol açacak. Ümmet’in kurtuluş davasına destek olacak kimseler bulamadığında, tek başına bir Ümmet olmanın, ne kadar çok adama bedel olduğunu gösterecek. Kendisini yalnız bırakanlara kızmayacak, bilakis “Bana tek başına bir ümmet olmanın şerefini yaşatanlara selam olsun!” diyecek. Müjdeler olsun yalnızlara, “Lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyen gariplere.


[1] Taberâni, el-Mu’cemü‘l-evsat, Hadis No: 4489

[2] Buhârî, “Küsûf”, 13.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.