SARIKLI SOSYALİSTLER

S

Her şey gibi Müslüman olmanın da Müslüman kalmanın da bir bedeli vardır. Bedel, nailiyete, nailiyet de muvaffakiyete gebedir. Sahabe Müslüman olmak için yerinden, yurdundan ayrıldı; malından, mülkünden oldu. Müslüman kalmak için de Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te canını ortaya koydu. Hicret yolunda yanından alınan eşini ve çocuğunu bırakıp da gitti Ebû Seleme(r.a). Fakat yine de Sahabe’nin yüreğinde ürperti vardı. “Acaba bu şekliyle bir birliktelik, Ahiret’te Allah Rasûlü’yle beraber olmak için kâfî midir?” diye. Müslüman olmak için de kalmak için de bedeller ödeyen Ebû Zer (r.a) bir gün Allah Rasûlü’nün huzurunda beyne’l-havf ve’r-recâ olan halini izhar etti, çare aradı ve sonra sordu Peygamber-i Ekber’e:

-Ey Allah’ın Rasûlü! Adam, bir cemaati sever de onların ameline erişmeye güç yetiremezse hâli ne olur?

-Ey Ebu Zer! Sen sevdiğinle berabersin!

-(O hâlde yer ve gökler şahid olsun ki) Ben, Allah’ı ve onun Rasûlü’nü seviyorum.

-Sen, sevdiğinle berabersin.

Ebû Zer Allah ve Rasûlü’nü pazarlıksız sevdiğini, Allah Rasûlü de sevdiğiyle beraber olacağını tekrar etti.[1] Nefis diz çökünce insan, “hakikat”i bulmanın hazzını; ayağa kalktığında ise onu kaybetmenin endişesini yaşar. Ebû Zer (r.a) o hazzın etkisiyle sanki, “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun.” diyor, Allah Rasûlü de onu tebrik ediyordu. Minnet bir nevi nankörlük olduğuna göre, insan Allah’ın bütün alemlere rahmet olarak gönderdiği Rasûlü’ne minnette bulunursa bu, nankörlüğün âlâsı olur. Ebû Zer de (r.a) Müslüman olmak ya da kalmak için “Şunları yaptım, şunlara da tahammül ettim” demiyor, bilakis layık-ı vech ile yapamamasından şikayet ediyor, bu halinin Ahiret’te bir mahrumiyete sebep olup olmayacağını soruyordu.

İki Kıbleli Hayatlar

Bir göğüste iki yürek[2], bir hayatta iki kıble olmaz. Bir adam hem Cahiliyye’ye hem de İslam’a ait olamaz. Müslüman, İslam’ın “haram” olduğunu ilan ettiği söz ya da fiillerle yan yana gelmez. Birkaç sarıklı, birkaç akademisyen, birkaç molla ırkçı sosyalistlerin safında dursa, harama “helal” dese de gelmez. Bir anda hem İslam hem de Cahiliyye sancağı altında durulmaz. Bir “an” hem gece hem gündüz olmadığı gibi bir “şey” hem yanlış hem doğru, hem hakikat hem yalan olmaz. Bir “gaye”, muhalifi olan bütün gayeleri kendi hakikat ocağında eritebilirse gaye olur.

Müşrik Oğluna Karşı Savaşan Sahabeden Dinsiz Irkdaşına Kalkan Olan Mollaya

Sahabe, gayelerin en ulvisi olan “İ’lâ-i Kelimetullah” yolunda bütün gayeleri neshetti. Canını, malını bu uğurda vermeyi cana minnet saydı. En çetin imtihanı ise Bedir’de verdi. Bedir’de, Muhacir Ensar’la omuz omuza verip akrabalarının karşısına çıktı. Cahilliyye ordusundan Utbe, Şeybe ve oğlu Velîd meydan okuduğunda Ensar’ın gençleri ayaklanmış fakat Allah Rasûlü onlara “Oturunuz!” buyurduktan sonra en yakınlarına yönelerek, قُم يا عليُّ, قُم يا حمزةُ, قُم يا عُبَيْدةَ بنَ الحارثِ!/Kalk Ey Ali, Hamza ve Ubeyde!” diyerek yakınlarını cihad meydanına davet etmiş, bu haliyle de, mücadelenin ırklar, boylar, soylar arasında değil, Hak-Bâtıl zemininde olacağını ilan etmişti. Amca çocuklarına karşı savaşan üç Mekkeli o muharebede can verdi. O gün Ensar ne hissettiyse onlarla aynı safta cihad eden fakat ölenlerle karabeti olan Muhacir de aynı duyguya, aynı zafere, aynı surura ortak oldu. Allah Rasûlü, Medineli Ensar’la aynı safta, karşı karargâhta yer alan amcası Abbas’a, kayınbiraderi Nevfel b. Huveylid’e karşı savaştı. Müslümanlara olan adavetiyle bilinen Nevfel’in ölüm haberi üzerine, “el-Hamdülillahillezî ecâbe da’vetî fîhi/Nevfel hakkındaki duama icabet eden Allah’a hamd olsun.” buyurdu Hz. Peygamber. Hz. Ali, kardeşi Akîl’in karargâhına karşı kılıç salladı, Hz. Ömer müşrik akrabalarını, Hz. Ebu Bekir de oğlu Abdurrahman’ı öldürmek için savaşıyordu. Sahabe Bedir’de, Müslümanın kimlerle, niçin birlikte olacağını ve kimlerden de neden uzak duracağını gösterdi; İslam kardeşliğinin bütün aidiyet şekillerinden daha bağlayıcı olduğunu resmetti.

Peygamber-i Ekber İhtar Ediyor!

Müslümanlar bu yapıyı korudukları, vazife taksiminde ırkı değil de liyakati nazar-ı itibara aldıkları müddetçe Allah’ın nusretine muhatap oldular. Bazen komutan Türk, bazen Arap oldu fakat hep aynı hedefe, aynı menzile koştular. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgede Türk, “Müslüman Arab”a, Arapların da yoğun olarak yaşadığı bir bölgede Arap, “Müslüman Türk”e sahip çıktı. Öz kardeşiyle ancak özel toplantılarda bir araya gelenler İslam kardeşleriyle günde beş defa namazda buluştu. Müslümanın tek bir iftihar vesilesi vardır, o da İslam’dır. Onu anlatır, ona çağırır. Millet örgüsünün yalnız ona nisbetle tayin ve tesbit edilmesini ister. Zahirde babasına, hakikatte ise “Abdullah/Allah’ın kulu” terkibiyle Rabbine mensuptur. Allah Rasûlü en zor zamanlarda da bu şuurun muhafazasıyla alakadar olmuştur. Uhud muharebesine katılan Ebû Ukbe konu ile alakalı şunları söyler: “Müşriklerden birisine darbe indirirken,  ‘Bunu da bir Farisi delikanlısı olan benden al!’ dedim. Allah Rasûlü (hemen konuya müdahil olup) ‘Niçin ‘Bunu da Bir Ensar genci olan benden al!’ demedin?’ buyurdu.”[3] Allah Rasûlü, Ebû Ukbe’yi “Neden ‘Ben Farisi bir Gencim’ diyerek Ümmet’ten ayrılıyorsun, Ensar olmak ya da muhacir kalmak yetmedi mi sana? Allah’ın Kur’an’ında adını Ensar ve Muhacir koyduğu sahabeye aidiyet müftehir olman için kâfî değil mi?” diye uyardı. Uhud’da düşman ilerliyor, Allah Rasûlü’nün en sevdikleri şehid düşüyor fakat Peygamber’in gündemi, “Ben Farisi bir gencim” diye iftihar eden Ebû Ukbe ve onun domino taşı gibi diğer ırklara mensup ashabı tahrik edip yıkacak kışkırtıcı cümlesi… Çünkü Uhud daha ileriye gitmek için bir geri çekilmeydi. Eğer Müslümanlar, “Ben Arabım, ben Türküm, ben Kürdüm” diye iftihar ederse, ümmet dağılır, işte o zaman Uhud daha gerilere götüren bir çekilme olur. Bunun için Allah Rasûlü, Ebû Ukbe’yi savaş alanında ikaz etti.

Irkçılık, kabileyi halktan, halkı da ümmetten kesip koparan bıçak gibidir. Zayıflaması, Hz.Adem’in çocuklarını birleştiren Hz. Muhammed’i sevindirir, bölmeye memur olan Şeytan’ı üzer. Kavmiyetçilik helak eder: “Her kim kavmine hak yolun dışında yardım ederse kuyuya düşen ve (helak olduğundan dolayı ancak) kuyruğuyla (ölü olarak) çıkarılan bir deve gibidir.[4] Allah Rasûlü ırkçılığın ne olduğuna dair yöneltilen bir soruya verdiği cevapta şöyle buyurur: “Kavmine zulüm üzere yardım etmektir.”[5] Irkçılığı Cahiliyye davası olarak niteleyen Allah Rasûlü, “Irkçılık davasına çağıran, onun üzerine savaşan ve ırkçılık davası üzerine ölen de bizden değildir.”[6] buyurdu.

Kays’ın Cahiliyyesi

Medine’deki Yahudiler ve münafıklar varlıklarını tehdit eden İslam Ümmet yapısını parçalayabilmek için sürekli yeni stratejiler geliştirdiler. Bir hamleleri başarısızlıkla neticelenince yeni isimlerle, yeni oyunlar sahneye sürdüler. Bir gün Kays b. Mutâtıyye, içlerinde Selman-ı Fârisî, Süheyb-ı Rûmî ve Bilal-i Habeşî’nin de olduğu bir sohbet halkasına katılmış ve “Bu Evs ve Hazreç bu adama (Allah Rasûlü) yardıma kalkıştı. Onları anlarım da bunlara ne oluyor?!” şeklinde ayrışmayı tahrik eden cümleler kurmuştu. Orada bulunan Muaz b. Cebel yerinden kalkıp Mutâtıyye’yi yakasından yakalayıp Allah Rasûlü’ne götürür, söylediklerini haber verir. Efendimiz de öfkeyle evden çıkıp elbisesini ardında sürerek mescide girer. Sonra sahabe namaza davet edilir, Allah Rasûlü de bir hutbe irad eder; hamd ve senadan sonra şöyle buyurur: “Ey İnsanlar! Rabb, tektir. İnsanlığın babası da dini de tektir. Arapça ise ne babanız ne de annenizdir. O yalnızca bir lisandır. Kim Arapça konuşursa Arap’tır.” buyurdu. Bütün bu ifadelerden sonra da, Müslümanlar arasında tefrika çıkarmak isteyen Mutâtıyye’nin yakasını bırakmayan Muaz, “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu münafık hakkında ne buyurursunuz?” diye sorar. Efendimiz de “Bırak onu Cehenneme kadar yolu var/دَعْهُ إِلَى النَّارِ şeklinde cevap verir. Daha sonra bu adam irtidat eder ve ridde olaylarında öldürülür.[7]

Allah Rasûlü’nün İslam millet yapısını koruma hassasiyeti ve sahabenin teyakkuz hali, kavmiyet fikrinin intişarına mani oldu. Sonraki asırlarda da ırkçılık Allah Rasûlü’nün uyarıcı ifadelerine takıldı ve her defasında ölü olarak doğdu. Ne var ki, Sünnet’le irtibatımızı kaybedip çölleştiğimiz son iki asırda Ümmet, çağdaş Kays b. Mutâtiyye’lerden şiddetli darbeler yedi. Ne Kayslar’ın yakasına yapışması gereken Muazlar/âlimler bu sorunla alakadar oldu, ne de tahrikleri münafıkların suratına çalacak Bilaller, Selmanlar, Süheybler sahabe hassasiyetini gösterebildi.

Hilafet’e İhanet’in Adı: Hürriyet

Batı’nın “fennini” alma saikiyle yola çıkanlar geri gelirken ya en zararlı meziyetlerini ya da çöpe attıklarını getirdi. İslam’ın payitahtı kilisenin bitpazarı oldu. Batı’dan getirilen ve nihai manada tedavisi pek zor olan muzır şeylerin en yıkıcısı ise ırkçılıktı. Irkçılık, Arab’ı, Arnavud’u, Türk’ü, Kürd’ü hasılı farklı şiddetlerde bütün Müslümanları çarptı. Farklı ırklarla irtibat halinde olan küresel güçler paylarına düşen bölgelerdeki Müslümanlara dost gözükerek onları Osmanlı’ya karşı tahrik etti; Müslümanlara, “Bu kadar ulus devleti varken, neden sizin de bir devletiniz olmasın!” dedi. Osmanlı’ya “isyan”ın, Hilafet’e “ihanet”in adına “Hürriyet” dendi. Müslümanlar uçsuz bucaksız zifiri karanlık gecelerin içine “hürriyet” parolasıyla çekildi. Ne var ki hürriyet türküleriyle Osmanlı’dan kopanlar gözlerini açtıklarında kendilerini işgal altında buldu…


[1]Bkz. Ebû Dâvud, Edeb”, 125.

[2]Bkz. Ahzâb, 33/4. (مَا جَعَلَ اللّٰهُ لِرَجُلٍ مِنْ قَلْبَيْنِ فٖى جَوْفِهٖ)

[3]  Ahmed b. Hanbel, Müsned, 37, 931; Ebû Dâvud, Edeb”, 124.

[4]  Ebû Dâvud, Edeb”, 124.

[5]  Ebû Dâvud, Edeb”, 124.

[6]  Ebû Dâvud, Edeb, 124.

[7]  İbn Asâkîr, Târîh-u Dımeşk, XXIV, 224.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.