GENÇ ADAM! ÇAĞDAŞ EBREHELERİN ORDUSUNU DAĞITACAK EBABİL KUŞU SENSİN!

G

Gençler bir milletin istiklalini koruyan ya da izmihlâlini hazırlayan ordu gibidir. İlim ve irfan silahıyla teçhiz edilirlerse milletlerini öldürücü darbelerden korur; şehvet ve şöhretle donatılırlarsa harici ve dahili darbelerin bizzat faili olurlar.

Gençler sahip oldukları değerler sistemine bağlı olarak ya insan bedenini koruyan, onun her nevi ihtiyacını karşılayan bir el ya da himayeye memur olduğu bedeni bizzat darp eden yumruk gibidir. Ya yağmur olur düştüğü toprağa hayat verir ya da ateş olur düştüğü yeri şehvetiyle yakar kül eder.

İman, fikir ve dava şuuruyla teçhiz edilen gençler aileleri için olduğu gibi topyekün insanlık için de umuttur. Çünkü ruhları şekil, fikirleri maya kabul eder. Genç adamın heyecanı taze, gözü karadır. Hem hamura hem de hamurkâra sadakat gösterir. Mazeretlerin arkasına sığınmayı zillet kabul eder. Yarınların yükünü taşır lakin milletin umudunu kıracak bir eda ile “ah” edip inlemez.

Evde oğullar da, çilekeş babalar için umuttur. Terleyen, yorulan, zamanla saçı başı ağaran, dizinde derman, gözünde fer kalmayan bir baba, büyüyen oğluyla teselli bulur. Kız da annenin umududur. Anne hayallerinin onda gerçek olması için çırpınır. Bu yüzden onun istikbali için kendi istikbalini teferruat görür.

 Allah’ın Ordusu

Müslüman genç, iki defa Habeşistan’a hicret eden, Yesrib’i Medine yapma görevi kendisine verilince de “Ya Lebbeyk” deyip Mekke’den ayrılan, “Niçin hep ben gönderiliyorum” diye sızlanmayan, bahane üretmeyen, “Anam ayrılığıma dayanamaz Ya Rasûlallah” diye duygu istismarı yapmayan, “Siz emrettiyseniz gerisi teferruattır Ya Rasûlallah” diye karşılık veren Musab b. Umeyr’e bakar. Pergelin sabit ayağını Medine’ye koyar, diğeriyle ise dünyaları dolaşır. Ruhu Medine’de ya Mus’ab’la ya Üsame’yle ya Abdullah b. Ömer’le ya da bir başka sahabeyle beraberdir. Onlar gibi olduğu şehre İslam boyasını vurmak için seferber olur. Önce şehrini hazırlayacak, sonra da Mus’ab gibi “Her şey sizi karşılamak için hazır, buyrun Ya Rasûlallah!” diyecek.

 Yıkılan şehirlerin, çiğnenen iffetlerin hesabını Müslüman gençler soracak, parçalanan yürekleri onlar onaracak. İki asırdır yaşadığımız hezimetin, son bir asırdır içine düştüğümüz felaketin “kurtuluş” projesini onlar hazırlayacak.

Onlar Ebrehe’nin önünde dağılan, Kâbe’sini ortada bırakarak dağa kaçan müslümanların çiğnettiği mevzilere doğru kanatlanacak, çağdaş fil ordusu üzerinde Allah’ın muntakim ismiyle tecelli edip ona ölümcül darbeler vuracak Ebabil kuşlarıdır.

Küffar Önünde Diz Çökmeyenler

Müslüman gençler Allah’ın Ordusunun akıncı birlikleridir. Azıkları namaz ve Kur’an-ı Kerîm; Kumandanları Peygamber-i Ekber ;Anayasaları Kur’an-ı Kerim; Hedefleri ise belaların rahminde ya zafer ya da şehadetle doğmaktır. Onlar beyaz bayrak açmaz, küffar önünde diz çökmez, namsız, nişansız yaşamaktan zevk alır, ölümlerinden sonra “Allah ve Rasul yolunun delisi/divanesi bir mü’mindi” diye anılıp mü’minlerin hayır duasına nail olmayı arzularlar.

Şecaat Stratejiye, Strateji de Şecaate Mani Değildir

Devletlere ait ordulara katılmanın nasıl kuralları varsa Allah’ın Ordusunda görev yapmanın da belli esasları vardır. Günde beş defa bir milyar sekiz yüz milyona ulaşan kardeşleriyle Kâbe’ye doğru içtima olur ve “Allahu Ekber” derler. Hasta olsa, aç kalsa, kuşatılsa, ateşlere atılsa, başına kaynar sular dökülse de “Yalnız Allah’a ibadet edecekleri ve yalnız ondan yardım dileyeceklerini”[1] her gün en az kırk defa kıyam hâlinde ilan ederler. Zalim sultanların önünde, cihad meydanlarında Allah’ın adını yüceltmeyi baş vazife telakki ederler. Şecaatleri stratejiye, stratejileri de şecaate engel olmaz.

Marifetullah’tan Mahrum Hayatlar

Müslüman Gençler, ancak Marifetullah sırrına erenlerin eşyayı olması gerektiği gibi bileceği, ondan mahrum olanların ise her şeyden mahrum olacakları şuuruna sahiptir. Bu yüzden ilk sözleri “Lâ ilahe illallah”, ilk dersleri de “Marifetullah/Allah’ı bilmek”tir.Marifetullah sırrına erenler tepetaklak olmuş ehrâmı yeniden ayakları üzerine oturtur. Ekmeği, karın doyurmanın, kurşunu da zafer kazanmanın basit nedeni; Allah’la beraber olmayı ise hakiki sebebi olarak görürler.

Allah’tan gayri hiçbir şeye itimat etmez. Onun nazarında Ehl-i dünyanın maddi değerinden dolayı “büyük” gördükleri “küçük”, “küçük” gördükleri ise mana kıymetinden dolayı “büyük”tür.

Marifetullah, Ehl-i dünyaya hakim olan değerler sistemini yıkar ve her şeyi Şeriat mizânına göre yeniden kurar. İşte o zaman görür ve anlar ki, insanın sahip olduğu “şey” olma hususiyetine sahip her şey Marifetullah’a nisbetle “sıfır” hükmünde; Marifetullah ise “bir” mesabesindedir. Her biri bir “sıfır” hükmünde olan makam, zenginlik, sağlık gibi maddi hususiyetler ancak başında “bir” varsa bir kıymet ifade eder. Başında “Bir” olmayan “sıfır”lar bin tane olsa da “sıfır”dır. Marifetullah’tan mahrum bir zenginliğin sonu Karun, iktidarın akıbeti ise Firavun gibi olmaktır.

İslam Karargâhı Evler

Müslüman gençlerin yetiştiği karargâhlar öncelikle evler sonra camiler, imam-hatipler, medreseler ve vakıflardır.

Ev, Allah’ın ordusunda vazife alacak neferlerin ilk karargâhıdır. Gencin ruhu orada mayalanır; Fatih mi, Neron mu olacağı orada teşekkül eder. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim aileyi Allah’ın ayetlerinden kabul eder. Allah Rasûlü de aileyi kurmak ve korumak için -adeta- seferberlik ilan etmiştir. Fıkıh kitapları sayfalarca ailenin nasıl kurulacağı ve korunacağından bahseder.

“Muhakkak ki bizim ordumuz galip gelecektir!”[2]   ayeti nazil olduğunda Müslümanların tek karargâhı Mekke’deki evleri ve o evlerdeki mustazaflardı. Sahabe çocukları cihadın her nevisini o evlerde öğrendi. Orada erdi, orada oldu. Dünya şehirlerini aydınlatacak nuru orada yüreklerine kardılar.

Kumandan Anneler

Sahabe, çocuklarından Allah’ın ordusunda nefer olmalarını istedi. Allah Rasûlü Medine’yi teşrif edince Ümmü Süleym huzuruna varıp, “Ben Müslüman olduğundan dolayı eşi tarafından terkedilen bir kadınım. Ne taş taşıyacak gücüm, ne de mescidin yapımı için verecek param var. Tek sermayem ise oğlum Enes… Enes hizmetkârındır/talebendir. Ona dua buyur”[3] dedi. Bir ev kayıtsız ve şartsız Allah Rasûlü’ne bağlanırsa İslam’a karargâh olur ve orada Allah’ın ordusunun neferleri yetişir. Bunun için de anneler İslam’a adadıkları Enesleri, İslam’a göre yetiştirecekler.

Hansa da (r.a.), İslam Karargâhı evlerin hem annelerinden hem de sanat mümessillerindendi. İslam’dan önce yıllarca kardeşleri Sahr ve Muaviye’ye ağıt yakmıştı. Müslüman olunca hayata da ölüme de bakışı değişti. Sanat merkezi olan evini İslam karargahına çevirdi. İslam’a nefer olan oğullar yetiştirdi. “Fasih ve beliğ olan bir beyanda sihir vardır”[4] Hadîs-i Şerif’de belirtildiği gibi Hansa şuuruyla da şiiriyle de oğulları üzerinde derin izler bıraktı. Dünyayı anlatan, dünyaya ağlayan şiirleri, İslam’dan sonra oğullarına zaferi ve şehadeti aşıladı. Kadisiyye muharebesinde dört oğlu da şehit olunca, “Çocuklarımın şehadetiyle beni rızıklandıran Allah’a hamd olsun.”dedi Hansa.

İslam Karargâhına Çevrilen Bir Oba: Kayı

 Karargâh evlerde anneler çocukları büyütür, babalar da onlara ruh verir. Süleyman Şah’ın oğlu “mücahid Ertuğrul”, akıncının oğlu da akıncı olur.

Doğu’dan İslam topraklarının en Batısına göç eden Ertuğrul Gazi’nin niyeti Kayı Obası’nı daha güvenli yerlere yerleştirmek değil, Mekke’ye, Medine’ye, Kudüs’e muhafız olan bir devlet kurmaktı. Bunun için Doğu Roma’nın sınırına, Söğüt’e gitti. Obasında çocuklara, cihadın sayıyla değil, yürekle olduğunu anlattı. “Nice az toplulukların Allah’ın izniyle çoklara galip geldiğini”[5] söyledi. Obasını cihad karargahına çevirdi. Orada akıncılar, deliler, gaziler, fatihler yetişti.

Yine Evler

Bir aile ya da bir cemiyet neyi arzularsa onun için çalışır ve nihayetinde ona ulaşır. Fukaraya sadaka verince sevinen, kazanınca da dağıtan anne-babanın evinde, onların eli altında büyüyen çocuklar büyüdüklerinde saadeti infak etmekte ararlar. Sömürünün “fazilet”, paylaşmanın ise “ hamakat” kabul edildiği kapitalist millet yapıları içerisinde büyüyen çocuklar ise yetişkin olduklarında mutluluğu sömürüde arar. Zenginliği müreffeh bir hayatın olmazsa olmazı kabul eden, ona ulaşmak için her yolu meşru addeden ailelerin çocukları içinden küresel hırsızlar çıkar. Batı, içinden çıkardığı bu hırsızların tatmin olmaz hırslarına mağlup olduğundan iki defa dünya savaşı yaşamıştır.

Emperyalistler galip oldu. Ülkelerin sınırları değişti, yeni haritalar çizildi. Hırsızların yönettiği bir dünya sistemi kuruldu. İslam mahkemesinde yargılandıklarında her biri millet malını gasptan ömür boyu hapse atılacak adamlar maalesef ki bir asırdan daha fazla bir zamandır dünyayı yönetiyor.

Ufuklarda Denizin Yarılmasını Seyretmek

Kur’an-ı Kerim müşahhas örnekler bağlamında İslam karargâhı evlerde yetişen, Allah’ın ordusunda vazife alacak mü’minlerin vasıflarından bahseder. Ayağı kayanlar, yoldan çıkanlar, umudunu kaybedenler, “Bundan sonra bir daha bu Ümmet ayağa kalkamaz” diyenler Enbiya’ya bakarak toparlanır, yeniden ve sarsılmaz bir imanla “bismillah” derler. Kuşatıldığında ufukta bir asa ile denizin yarılmasını, Hz. Yûnus’un Allah’ı tesbih ederek balığın karnından kurtulmasını, Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesini seyreder. Bütün bunlardan sonra şunu anlar ki, denize asayı vurmak bizden zaferse Allah’tandır.

Kur’an-ı Kerim karargâh evlerin müstakim babalarından Hz. Zekeriyya’nın şahsında ebeveyne şunu söyler: “Her şey bitti, dendiği anda her şey yeniden başlar.” Varoluş gayesine perçinli aileler Peygamberlerden aldıkları nebevi soluklarla ayakta kalır.

En salih çocukları yetiştiren peygamberler, salih baba olmanın da en güzel misalleridir. Her ne kadar Hz. Nuh gibi hem eşi hem de oğlu tarafından ihanete uğrayanlar olduysa da umumi manada onlar farklı mevsimlerde yaşayan insanlara numune olacak hayatlar yaşamıştır.

Soyundan Gelen mi Yolundan Gelen mi Makbul?

Evlat ve mal güçtür. Lakin Allah’ın ordusunun manevi kumandanları olan peygamberler soylarının değil, yollarının devam etmesi için evlat istemiştir. Akrabalarının davasını devam ettirmesinden endişe eden Hz. Zekeriyya (a.s.) da yaşlılıktan kemiklerinin zayıfladığı, saçlarının ağardığı bir zamanda İslam’a vâris olacak bir evlat istedi[6]; mihrabta/namazda yalvardı Rabbine. Hz. Zekeriyya “marifetullah”a eren, Rabbini bilen, kendine de halef olan bir oğul niyaz etti. Onunki kuru bir cihangirlik davası değil, İslam’a sancaktar bulabilme cehdiydi. Soyundan gelenin yolundan da gelmesini niyaz etti. Biliyordu ki yoldan gelmeyen her çocuk Ahiret namına yüktür. İçinde de yük olan fakat yük almayan yakınlarının acısı vardı ve ihanetlerinden derin endişeler duymaktaydı.[7]

Yerden Kalkmayan Başlar

Pek çok çocuk var ki babası için hem yük, hem de ardır. Baba millet içinde oğluyla konuşamaz, yol yürüyemez, muhabbet edemez. Çünkü ne zaman, nerede ve nasıl aşağılanacağını bilemez. Evde kızının yüreğine “iffet mayası” vurmayan anneler de sokakta kızlarını görünce, mahcubiyetten başlarını yerden kaldıramaz.

Sen de Bir şeyler Yap!

Yürekleri, Allah Azze ve Celle çevirir. Lakin kul da kesb eder. Hak’tan yana taraf olduğunu gösterir. Ölüler -Allah Azze ve Celle’nin izniyle- Hz. İsa dokununca dirildi. “Madem diriltme Allah’ın iradesiyle oldu, neden Hz. İsa ölülere dokundu?” Çünkü Allah Azze ve Celle, imtihanın sırrı olarak kulun bir şeyler yaparak, bu yolda olduğunu göstermesini murad ediyor. Anne-babanın muallimliği de “bir şeyler yapma” mesabesindedir. Kalplere hükmedecek olansa Allah Azze ve Celle’dir.

Namus Yobazlığının En Sefil Sahneleri

İslam’a karargah olması gereken evlerde “şer” adına bir şeyler yapan babalar da ameliyelerinin karşılığını bulur. Ailesinin, namus yobazlığının en sefil sahnesi olan magazin programlarını izlemesine rıza gösteren bir baba kızının bugün bir erkekle, yarın da başka bir erkekle dolaşmasına rıza gösterdiğini peşinen ilan etmiş olur.

Babalar Nereden ve Nasıl Başlamalı?

Ebeveyn İslam adına “bir şeyler yapmadan” çocuklar imanî hamleleri yapamaz, kurtarıcı adımları atamaz. Baba, o “bir şeyler” babında her gece çocuğuyla ucu açık oturmalar yapmalı, bir şeyi niçin yapması ya da yapmaması gerektiğini, gerekçesiyle anlatmalı.

Baba, ne bütünüyle çocuğun dünyasına inip çocuklaşmalı, ne de onu yetişkin biri kabul edip hata yaptığında tavır almalı. Baba babadır, çocuksa çocuk. Ne çocuk babalaşmalı ne de baba çocuklaşmalı. Herkes kendi yerinde durarak iletişim kurmalı. Allah Rasûlü yarınlara hazırladığı çocuklarla, bu hususiyeti koruyarak irtibat kurardı. Hz. Câbir anlatıyor: Allah Rasûlü’nün huzuruna girmiştim. Hasan ile Hüseyin sırtına binmiş elleri ve dizleri üzerinde yürüyor ve şöyle diyordu: Ne güzel devedir sizin deveniz ve ne güzel yüklersiniz siz!”[8]

Hem Öğreten Hem Oyun Kuran Bir Baba

Hem öğreten hem de oynayan bir babanın oyun arasında, sobanın kenarında, bir ağacın altında bir sofra başında öğrettiği duaları baba unutsa da çocuk unutmaz. O ifadeler adeta onun damarlarında taze kan güzelliğinde dolaşır.

Besmeleyle Kurulan, Hamdeleyle Kaldırılan Sofralar

İslam, Besmeleyle kurulan, hamdeleyle kaldırılan sofralarda büyüyen çocukların virdi olur, ebeveynden biri besmeleyi unutsa çocuk, “Baba! Anne! Neden yemeğe, yağmuru yağdıran, buğdayı olduran, sana çalışıp ekmeğimizi kazanma imkanı sunan Rabbimizin adıyla başlamadın?” der.

Gün boyu ev işleriyle alakadar olan bir kadın yemeğin tuzunu fazla kaçırsa ya da yoğunluktan dolayı dünkü yemeği sofraya koysa, bey öfkelenir, “Bunu mu yiyeceğim be kadın!” diye söze başlar, tam bu sırada “Besmele ve Hamdeleyle” büyüyen çocuk devreye girer ve “Allah Rasûlü asla hiçbir yemeği hakir görmedi. Sevdiyse yedi, hoşlanmadıysa terketti.[9] Peki sen neden öfkeleniyorsun ki baba!” der.

Baba sofradan kalkıp lavaboya giderken çocuk küçük ayaklarıyla ardından koşar, önüne geçer ve ona, “Baba! Bize sayısız nimetler ihsan eden Rabbimize hamd etmeden niçin sofradan kalktın! Hadi söyle bakalım! Mideni alsalar, sonra yataklara koysalar, seni oradan kim kaldırabilir, kim sana mideni iade edebilir?! O halde sofradan ‘Bizi doyuran, içiren ve Müslümanlardan kılan Allah’a hamd olsun.’[10] diyerek kalkman gerekmez mi?!” der.

Halkla Olmak, Hak’tan Koparmamalı

Karargâh kumandanı Hz. Zekeriyya yakınlarının davasına ihanet etmesinden korkuyor; bu yüzden -ahir ömründe- yürürken, dururken, av yaparken, yemek yerken Allah’la olacak, halkla olması onu Hak’tan koparmayacak bir evlat niyaz ediyordu Rabbinden. Ne var ki yaşı yüze yaklaşmış, hanımı da kısırdı. Fakat Allah Azze ve Celle “Ol” deyince oluverdi niyazı Hz. Zekeriyya’nın. Peygamber müjdeyi mihrapta aldı. Daha doğmadan adı kondu evladının, Yahya oldu. Yüreği daralan bütün Yahyalara hayat verecek Cennet’in yolunu gösterecekti Yahya(a.s.).

Hz. Zekeriyya, evini karargah yapmak, orada İslam neferleri yetiştirmek isteyen baba adaylarına neyi, ne zaman ve nasıl isteyeceklerini öğretti. “Soyadını taşıyanlar çoğalsın, eve gelir getirenlerin sayısı artsın diye değil, Benim de Allah’ın ordusunda bir neferim olsun diye evlat isteyin!’’ dedi.

Karargâh evlerde büyüyen Müslüman gençler, günlük ya da haftalık değil, ömürlük planlar yapar. Ne cihattan, ne de Rabbine niyazdan usanır. Ulaşınca şükreder, kaybedince sabreder. Bilir ki Rabbinin lütfu da kahrı da hoştur.

Onlar “Evlat” ister, Allah Teala bazılarına hem soyundan hem yolundan; bir kısmına da yalnızca yolundan yürüyen binlerce talebe ihsan eder. Bir ister, binlere nail olur. Belki bir zaman sonra kendini toparlar ve şöyle düşünür: “Belki soyumdan evladım olsaydı terbiyesinde kusurum olacak, dünya ve ahiretim kararacaktı. Lakin şimdi yolumdan gelen binlerce talebe var ve amelleri benim defterime de yazılacak.”

Genç Adam!

Genç Adam! Bilmediğini bil! Belki de Rabbinin duanı kabul etmesi, onu senin istediğin gibi kabul etmemesidir. Umudunu kesme! Yüz yaşında evlat sahibi olan Hz. Zekeriyya’ya, ateşlerde yanmayan Hz. İbrahim’e bak!

Unutma! Allah Azze ve Celle hayır zannedilen şeyden şer, şerden de hayır çıkarmaya kâdirdir. O hâlde her şeyin hayırlısını iste!

İstediklerine sahip olurken de, sahip olduktan sonra da imtihandasın. Sağlıkta, hastalıkta, okulda, evde, işte hep imtihandasın. Arkadaşınla, kardeşinle, öğrencinle, müşterinle, komşunla, esnafla konuşurken de imtihandasın. Camiye girip bir kenara diz çöküp oturdun, yaşlı bir amca geldi, “Be adam bilmezmisin ki kırk yıldır orada ben oturuyorum” dedi, imtihandasın… Arabayla gidiyorsun, biri yanlış bir sollama yaptı ve sonra direksiyonu önünüze kırdı… İmtihan… Mağazayı açtın, “Bismillah” demeden bir miskin “EsSelamu Aleyküm, İşler hayrola” dedi. Verecek misin, gönderecek misin? İmtihan.. Her yerde, her zaman farklı şekil ve muhtevada imtihanın var. Bütün mesele ateşten denizleri yarıp da Cennet’e ulaşabilmen…

Hz. Zekeriyya imtihanın sırrına eren, her çıkmaz sokakta, kaybedilen her menzilde Allah’a giden bir yol bulan, adı gibi yüreklere hayat veren bir evlat istedi. Rabbi de ona Yahya’yı verdi. O da Hz. Yahya’yı Allah’a adanmış bir oğul olarak yetiştirdi. Yahya büyüdü ve yalnızca Allah’tan gelen Şeriat’ı tasdik ettiğini[11] ilan etti. İnsanların önünde eğilmedi, Allah’ın haram kıldığı hiçbir şeye meyletmedi. Rabbine verdiği kulluk ahdine sadakat gösterdi. Hayatı namaza değil, namazdaki huşuyu hayata taşıdı. Beşeri sistemlerin insan hayatına dair benimsediği bütün kurallara karşı direndi. Sadakatinin nişanesi olarak bu yolda canını da verdi.

Hz. Yahya duruşuyla da bütün Müslüman gençlere, “seyyid” olmalarını yani beşeri sistemlere göre yönetilen bireyler değil, Allah’ın nizamına göre beşeriyeti yöneten “kul” olmalarını söyledi. İffet ve izzet sütunları içerisinde bir hayat yaşadı. Kur’an’ın diliyle “Hasûr” oldu.[12] Bir gencin Şeytan’ın taarruzlarına karşı nasıl ayakta kalabileceğini gösterdi.

Genç Adam!

Allah’ın ordusu haramlara yaklaşmayan, helallerden ayrılmayan Zekeriyyalardan ve onların terbiye ettiği Yahyalardan, Meryemlerden oluşur. Bu orduda zafer sayıyla değil, iman ve ihlasla kazanılır.

Allah’ın ordusunun erleri, aç kalır, kuşatılır, şehid olur fakat beyaz bayrak açmaz, küffara teslim olmazlar. Onları ne Ebu Cehil, ne Moğollar, ne de Haçlılar yenebildi. Şehid sayıları onbinlere, yüzbinlere ulaştığında da düşman hattından geri çekilmezler.

Çocukların, doktorların çaresiz bakışları arasında ilaçsızlıktan ve açlıktan can verdiği Halep’te, ölüm meleğini selamlayan gençleri anneleri, “La ilahe illallah’’ de yavrum! Şehadet getir Annem!” diye Cennet’e uğurlar.

Yedi asır önce “Kim Doğu Roma’yla hesaplaşabilir?” dendiğinde, nasıl beyliklerin en küçüğü olan Kayı Obası öne çıkmış ve Söğüt’ten dünyaya İslam’ın yenilmezliğinin destanını yazdıysa, şimdi de Halep’te, Musul’da anneler meydan yerinde ve “Ey Kafirler! Oğullarımız şehid düştükçe size buğzumuz, Allah’a teslimiyetimiz artacak!” diyorlar.

“İslam karargahı olan evimde yetiştirdiğim yavrum Yahya’yı sana gönderiyorum. Şehadetini kabul eyle Ya Rabbi!” diyen anaların aslanlarını dün Moğollar ve Haçlılar nasıl sindiremediyse; bugün de havadan, karadan ölüm kusan ABD, Rusya ve İran da sindiremeyecek.

Genç Adam! Sen evde, okulda, mevzide cihada devam et! Gözleri önünde yavrusu son nefeslerini verirken, “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir. Onun hükmüne itirazımız olamaz.” diyen anaların çocuklarını Allah Azze ve Celle yardımsız bırakmayacaktır. Allah’ın ordusu galip olacak ve zafer son nefesinde evladına şehadeti telkin eden anaların karargâhında yetişen Yahyaların, hezimetse kafirlerin olacak.


[1]  Fatiha, 1/5. (اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعٖينُ)

[2]  Sâffât, 37/173: وَإِنَّ جُندَنَا لَهُمُ ٱلغَـالِبُونَ

[3]  Müslim, “Fedâilü’s-Sahâbe”, 32. (H. No: 2480) يا رَسولَ اللَّهِ، خادِمُكَ أنَسٌ، ادْعُ اللَّهَ له

[4]  Buhârî, “Nikâh”, 48. (H. No: 5146): إنَّ مِنَ البَيانِ لَسِحرًا

[5] Bakara, 2/249: كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَليلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَثيرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ

[6]  Meryem, 19/4-6 (قَالَ رَبِّ اِنّٖى وَهَنَ الْعَظْمُ مِنّٖى وَاشْتَعَلَ الرَّاْسُ شَيْبًا وَلَمْ اَكُنْ بِدُعَائِكَ رَبِّ شَقِيًّا  وَاِنّٖى خِفْتُ الْمَوَالِىَ مِنْ وَرَائٖى وَكَانَتِ امْرَاَتٖى عَاقِرًا فَهَبْ لٖى مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا  يَرِثُنٖى وَيَرِثُ مِنْ اٰلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيًّا);

Âl-i İmrân, 3/38. (هُنَالِكَ دَعَا زَكَرِيَّا رَبَّهُ قَالَ رَبِّ هَبْ لٖى مِنْ لَدُنْكَ ذُرِّيَّةً طَيِّبَةً اِنَّكَ سَمٖيعُ الدُّعَاءِ)

[7]  Meryem, 19/5. (وَاِنّٖى خِفْتُ الْمَوَالِىَ مِنْ وَرَائٖى)

[8]  et-Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, III, 52. (H. No: 2661) عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِاللَّهِ: دَخَلْتُ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ وَهُوَ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ وَعَلَى ظَهْرِهِ اَلْحَسَنُ وَالْحُسَيْنُ وَهُوَ يَقُولُ: نِعْمَ الْجَمَلُ جَمَلُكُمَا وَنِعْمَ العَدْلاَنِ أَنْتُمَا

[9]  Buhârî, “Et’ime”, 21. (H. No: 5409)

[10]  Ebû Dâvud, “Et’ime”, 53. (H. No: 3850)

[11] Âl-i İmrân, 3/39. (فَنَادَتْهُ الْمَلٰئِكَةُ وَهُوَ قَائِمٌ يُصَلّٖى فِى الْمِحْرَابِ اَنَّ اللّٰهَ يُبَشِّرُكَ بِيَحْيٰى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَسَيِّدًا وَحَصُورًا وَنَبِیًّا مِنَ الصَّالِحٖينَ)

[12] Bkz. Âl-i İmrân, 3/39.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.