HASIMLARI NASIL SAHÂBE OLDU

H

Allah Rasûlü’nün (ﷺ) yaşadığı hayat, risâlet davasının en büyük şahitlerindendir. Sahâbe (t) o hayata bakarak Müslüman oldu. O’nu yakından görenler bütün menfi propagandaları bir tarafa iterek “Bu yüz, yalancının yüzü olamaz.” diyerek Müslüman oldu. Sahâbe (t) onu tanıyınca önceki hayat tarzlarını bütünüyle terketti. Öyle değişti öyle bambaşka insan oldu ki bir usûlcü şöyle demektedir: “Eğer Allah Rasûlü’nün (ﷺ) hiçbir mûcizesi olmasaydı, ashâb-ı kirâm (t) O’nun nübüvvetini isbat etmek için kâfî gelirdi.”[1]

Saraylarda yaşayan, muhteşem ordulara hükmeden, tahtlara kurulan, başına taç konan, devletler kurup devletler yıkan hiçbir imparotor yer sofrasında oturan, eşi ayağını uzattığında evinde secde edecek yer kalmayan Hz. Muhammed gibi sevilmedi, “Anam babam yoluna feda olsun.” denilmedi. Çünkü ideolojiler mevsimlik, İslâm ebedidir.

Adaletten bahseden, iktidara gelince adaletsizliğin sığınağı olan bir kadronun sadakatten bahsetmesi sadakate ihanet olur. Hak ihlalleriyle mâlum olanların haksızlıktan bahsetmesi hakka ihanettir.

İslâm düşmanları, Mazlumları sadece öldürmedi ideolojik yalanlarla yarınlarını da sömürdü. Müslüman kadınların iffetini çiğnedi.

Hira-Nur

Bir erkeği en iyi eşi tanır. Allah Rasûlü (ﷺ) vahye muhatap olup Hira-Nur dağından evine dönünce yaşadıklarının tesiri altında “Örtün beni!” dediğinde Hz. Hatice (t): “Hayır! Yemin olsun ki Allah seni mahcup etmeyecektir. Çünkü sen akrabalık bağlarını gözetir; yalanlansan da doğru söyler; fakiri zengin eder; nerde yetim, dul, kimsesiz varsa yükünü omuzlar; misafire ikram eder; Hak yolunda zuhûr eden havâdisde hak sahiplerine yardım edersin.”[2] diyerek O’nu teselli etmişti.

En Vefalı, En sâdık, En Kâmil İnsan

Hz. Hatice (t), Efendimiz’in (ﷺ) hayatının en yakın tanığıydı. En iyi o biliyordu Allah Rasûlü’nün (ﷺ) akraba hukukunu nasıl gözettiğini ve her şeye rağmen sıla-i rahme nasıl riayet ettiğini… Güçlü olanların zayıfların hanelerini yağmaladığı, kadınların mirastan menedildiği, yetimlerin ortada bırakıldığı bir coğrafyanın merhamet elçisiydi Muhammedu’l-Emîn.

Mekke’de sadakatiyle temayüz etmişti. Abdullah b Ebi’l-Hemsa O’nunla bir alışveriş yapmış, bakiye ödemek için tayin edilen günde belirlenen yere gitmeyi unutmuş, üç gün sonra hatırlayıp gittiğinde Allah Rasûlü’nün (ﷺ)” ,Üç gündür burada seni bekliyorum.”[3] sitayişiyle karşılaşmıştı.

“Yemin Olsun ki Allah (ﷻ) Seni Mahcup Etmeyecek!”

Cahiliyye Mekkesi’nde fukaranın mal sahibi olması için Hz. Muhammed (ﷺ) uğraşıyor, şehrin en zayıflarının yükünü O omuzluyor, misafirlere ilk O “buyurun” diyor, ezilenlerin hakkını O müdafaa ediyordu. Hz. Hatice (t) bütün bunların şahidi olarak yemin etti, “Hayır! Yemin olsun ki Allah (ﷻ) seni mahçup etmeyecektir.”

Güneşe ve aya yenilmezlik ve değişmezlik kanunu koyan Kadîr-i Mutlak Allah Azze ve Celle, ömrünü beşerin hukukunu korumaya adayan Muhammedü’l-Emîn’i himaye edecektir, diyordu Hz. Hatice. Öyle de oldu. İlk olarak Hz. Ebû Bekir (t) yardımına geldi. Çocuklardan da Ali b Ebî Talib (t) koştu. Kendi küçük, yüreği büyük Ali (t)… Büyüklerin yapmak isteyip de yapamadığını o yaptı. Sonra Hamza (t) koştu, geldi. Hz. Ömer’le (t) kırka erdi Mü’minler, Kâbe’de namaza duruldu. Zaman zaman bulutlar ufku kapatsa da Peygamber seması hep aydınlık kaldı. 23 yıl sonra Rabbine yürürken geride Allah’ın (ﷻ) kendilerinden razı olduğu bir nesil bıraktı.[4]

Allah (ﷻ) insanlığın yükünü taşıyan Peygamberini mahcup etmedi, düşmanını zelil, O’nu aziz kıldı. Sahâbe (t) O’nun vefatıyla sarsıldığında -kim bilir belki deHz. Hatice’nin (t) sözünü tekrar ediyordu: “Hayır! Allah’a yemin olsun ki Allah seni mahcup etmeyecektir.”

Hz. Hatice (t) risâleti için ondan delil istemedi. Çünkü mazlumlara imdad eden, malını yetimlerlerle paylaşan, her şeye rağmen sıla-i rahim yapan Efendimiz’in (ﷺ) hayatından ne daha büyük delil olabilirdi? En yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekir’i (t) İslâm’a davet ettiğinde bu kadim dostta da hiçbir şekilde tereddüt olmamıştı.[5]

Mekke’de başta yalnız, sonra düşmanı çok, ashabı azdı. Bu yüzden zahidane hayat yaşadı diyenler; Medine’de devlet başkanı olduğu yıllara dair rivayetleri okuyunca hayretlerini gizleyemedi. Ya insaf edip O’na iman etti ya da küfürde ısrarına devam etti. Hz. Aişe (t) devlet başkanı olan Hz. Muhammed’in (ﷺ) evindeki ahvalden bahsederek şöyle dedi: “Muhammed’in (ﷺ) aile efradı, Medine’ye geldiği günden vefat ettiği ana kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmadı.”[6] Allah Rasûlü (ﷺ) ashabına: “Şüphesiz ki Allah (ﷻ) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.”[7] buyurdu. Sahâbe (t) nimetlerden istifade etti; lakin Allah Rasûlü (ﷺ) asgari ücretle ev geçindirecek, milyonlarca babayı teselli edecek yaşam şeklinden hiç ödün vermedi, borç ödemekten çocuklarının taleplerini yerine getirmeye imkân bulamayan aile büyükleri için “üsve-i hasene” olacak bir hayat yaşadı. Medine’de lüks adına her ne varsa ondan uzak durdu. Huzuruna düşman olarak girenler yaşantısına bakınca hasım olarak geldikleri kapıdan Mü’min olarak ayrıldı.

Bu, Allah’ın Peygamberinden Başka Biri Olamaz

Tay kabilesinin reisi olan Adiyy b Hâtim mutaassıp bir Hristiyan ve aşırı bir İslâm düşmanıydı. Tay, Hz. Ali kumandasındaki kabilenin putunu kırmaya memur seriyyeye karşı koyamayınca Adiyy, ailesiyle birlikte Hristiyan Araplar’ın yaşadığı Suriye sınırına doğru kaçtı. Müslümanlar, Adiyy’nin kız kardeşi Seffâne’nin de aralarında bulunduğu çok sayıda esirle Medine’ye döndü. Seffâne gördüğü iyi muamele ve İslâm cemiyetinin muhteşem ahlakî yapısı karşısında hayran kaldı ve Alah Rasûlü’nün (ﷺ) huzuruna çıkıp Müslüman olduğunu ilan etti. Efendimiz de (ﷺ) onu azat edip elbise, yiyecek, at ve para vererek muhafızlarla birlikte Şam’a kardeşi Adiyy’nin yanına gönderdi. Seffâne’nin ricası üzerine Adiyy, kız kardeşinin de içinde bulunduğu bir heyetle Medine’ye geldi. Bundan sonrasını Adiyy b. Hâtim’den dinleyelim:

“Çıkıp Medîne’ye gittim. Allah Rasûlü (ﷺ) mescidinde iken yanına varıp selam verdim. ‘Bu adam kimdir?’ diye sordu. ‘Adiyy b. Hâtim’ dedim. Allah Rasûlü (ﷺ) ayağa kalkıp beni evine götürdü. Yolda zayıf ve yaşlı bir kadınla karşılaştı. Kadın onu durdurmak istedi. Kadın derdini anlatana kadar Efendimiz (ﷺ) uzun süre ayakta durdu. İçimden ‘Allah’a yemin olsun ki bu sultan değil.’ dedim. Sonra Allah Rasûlü (ﷺ)  beni alıp götürdü, evine vardık. İçeri girince hurma lifinden doldurulmuş bir minder alıp bana ikrâm etti:

-Bunun üzerine otur! buyurdu.

Ben:

– Hayır! Siz buyrun, oturun! dedim.

Allah Rasulü (ﷺ) bana:

-Hayır, sen otur! diye emretti.

Nihayet minderin üzerine oturdum. Allah Rasûlü (ﷺ) ise yere oturdu. İçimden:

-Vallâhi bu, sultan işi değildir! dedim.”

Adiyy b. Hâtim Allah Rasûlü’nün (ﷺ) huzuruna düşman olarak girdi. O’nu ashabıyla birlikte otururken görünce şaşırdı. “Kalk bizim eve gidiyoruz.” deyince sarsıldı. Yolda kendisini yaşlı bir kadının durdurup derdini anlatmasına şahit olunca “Bu sultan değil” dedi. Eve girince kendisinin yere, içi hurma lifi dolu minderi ona vermesi karşısında hayretini gizleyemedi. Adiyy hiçbir sultan meclisinde görmediği bu hâllerden o kadar etkilendi ki “Bu Allah’ın Peygamberinden başka biri olamaz.” dedi. Ellerini boynundaki -üzerinde haç olan- kolyeye uzatıp parçaladı. Kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldu.

Her Hâli, Peygamber Olduğuna Şehâdet Ediyor

Allah Rasûlü (ﷺ) bir şeyi önce kendi yapar sonra yapmaları için insanlara söylerdi. Zor olanı yakınlarına emreder, nimeti ashabı arasında paylaştırırdı. Fakir de olsa yakınlarına zekat malından vermezdi. İlk olarak amcası Hz. Abbas’ın faiz alacağını kaldırmıştı. Mekkeliler Bedir’de mübareze için adam istediğinde “Ensar’ın ısrarına rağmen” Hz. Hamza’ya, Hz. Ubeyde’ye ve Hz. Ali’ye teker teker kalkın buyurdu. Mekke fethedildiğinde ücretsiz olan “sikaye” hizmetini kendi akrabalarına, Hz. Abbas (t) ve Hz. Ali’nin (t) Kâbe-i Muazzama’nın anahtarlarının kendilerine verilmesini istemelerine rağmen “sikaye”ye göre maddî yönü olan “hicabe” hizmetini Osman b. Talha’ya, Kâbe anahtarlarını kıyamete kadar kendilerinde kalacağını söyleyerek[8] verdi. Getirdiği esaslar, bildirdiği buyruklar, önceki kitapların şehâdeti, hâllerinin insanlar üzerindeki etkisi O’nun Allah’ın Rasûlü (ﷺ) olduğuna şahitti. Bütün bunları gören Yahudi bilerek inkâr etti. İnkâr hâli Yahudi’de de onları taklit eden milletlerde de kıyamete kadar devam edecek. Ekranlarda “din” anlatıyorum iddiasıyla yarı çıplak kadınlarla “tesettür”den tek kelime etmeden program icra edenler, ictihatlarla dalga geçenler bilerek inkâr etmenin çağdaş örnekleridir.

Dünya Dâru’l-Bela Ahiret Dâru’l-Ceza

Dünya imtihan yeri… Burası Dâru’l-Bela, ahiret ise Dâru’l-Ceza… Dünyada mihnet, ahirette ise mükâfat var. Dünyada cebrilik de iradeye sürekli bir tehdit de yok. Ekran bulan, kariyer yapan, politikada yandaşı olan konuşur. “Büyük hoca” terkibiyle yanlışları hakikat diye de pazarlayabilir. Lakin mahşerde sâir mücrimler gibi bilerek ihanet edenlerin de ağzına mühür vurulacak, uzuvlar konuşacak: “O gün biz onların ağızlarını mühürleriz. Bize elleri konuşur, ayakları da kazandıklarına şahitlik eder.”[9]

Lanet Okumak

Yahudi’nin bilerek inkâr etmesini haber veren ayet-i kerime (Bakara, 89) lanet cümlesiyle bitiyor: “Bilip tanıdıkları (Kur’ân) kendilerine ulaşınca onu inkâr ettiler. Allah’ın lâneti bu şekilde (bilerek) inkâr edenlerin üzerine olsun.”[10]

Müslüman öfkelendiğinde kâfire tavır alacak; lakin yaşıyorsa lanet okuyup Allah’ın rahmetinden uzak olmasını niyaz etmeyecek, hidayeti için dua edecek. Allah Rasûlü (ﷺ) en zor zamanlarında da “Allah’ım kavmime hidayet ihsan et. Zira onlar bilmiyorlar.” diye müşriklere dua etti. Çünkü İslâm’ı tebliğ etmekle mükellef olan Mü’minlerin asıl vazifesi insanların iman ederek ahiretlerini kurtarmaya vesile olmaktır. Ameller kişilerin son anlarına göre kıymetlendirildiğinden “إمنا بالخواتيم األعامل “ kâfirlerin son nefeslerine kadar iman üzere ölmeleri için mücadele edilir. Hakk’ın kapısında umutsuzluğa mahal yoktur. Hz. Hamza’yı (t) şehit eden Hz. Vahşi (t) yıllar sonra Medine-i Münevvere’ye geldiğinde Allah Rasûlü (ﷺ) kendisine “Sen Vahşi misin?” diye sorar. “Evet” deyince ne lanet cümleleri kurar ne de onu huzurundan kovar. Sadece onu görmek kendisine Uhut’ta yaşananları hatırlattığını ima ederek şöyle der: “Rica etsem yüzünü benden sakınabilir misin?” Allah Rasûlü (ﷺ) Vahşi’ye lanet okumadı; bilakis “buyur” dedi. Lakin Firavun, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi kâfir olarak ölen, hidayet imkânı kalmayan kişilere lanet okunabilir.

Hülâsa

Yahudi, Allah Rasûlü (ﷺ) dünyaya teşrif etmeden O’nun hürmetine Allah Teâlâ’dan zafer ister, muzaffer olurdu. Peygamberin kendi kavminden gelmediğini, okuduğu ayetlerle sömürü sistemine harb ilan ettiğini görünce son risâleti inkâr etti. Hz. Musa’nın (عليه السلام) mucizelerine direnen Firavun gibi Yahudi de Tevrat’taki delillere, Efendimiz’in (ﷺ) ahlaki duruşuna, mucizelerine rağmen inkârda ısrar etti. Efendimiz’in (ﷺ)adını zikrederek zafer kazanan bir millet, O’nun davasına düşman kesilip inkâr edince dünyasını da ahiretini kaybetti. Sürgünden sürgüne dolaştı. Dünyada da ahirette de Allah’ın lanetine müstahak oldu.


[1] Ebu’l-Abbas Ahmed, el-Karâfî, el-Furûk, Dâru’lKütübi’l-İlmiyye, IV, 305, Beyrut, 1998.

[2] Buharî, Bedu’l-Vahy 3; Müslim, İman 72.

[3] Ebû Davûd, Sünen, H. No: 4998

[4] Fetih, 18.

[5] İbn Hişam, a.g.e., I, 165.

[6] Müslim, Zühd 20.

[7] Buharî, Libas 1; İbni Mace, Libas 23.

[8] İbn Sa‘d, a.g.e., II, 136-137; Ezrakī, a.g.e., I, 266-267.

[9]   Yasin, 60.

[10] Bakara,89.

(Hüküm Dergisi 83. Sayı / Kasım 2019)

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.