KALEMİYLE KÜFRÜN BELİNİ KIRAN ADAM: BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

K

Said Nursi Hazretleri, iman, fikir ve aksiyon yolunun kol başı Alim-i Rabbânilerinden… Kudemanın menheci üzerinde yürüdü, istifhamları, şüpheleri giderdi. Ulûm-u İslâmiyye’yi bütün şubeleriyle tahsil etti. Tedrisat sürecinde medreselerde okutulan “sıra kitapları” yanında başka eserler de ezberledi. Muhtemel bir tufanda hayat mücadelesi vermek için insanın muhtaç olduğu her şeyi yanına alan geminin kaptanı gibi, o da iman ve ilim sarayımızı vuran tufandan önce sürgünde, zindanda yanında kütüphane olmadan reçete hükmünde eserler telif edecek bir kıvama ermek için hazırlık yaptı. İmam-ı Azam Hazretlerine göre bir rivayeti sadırda zabdetmek, kitapta zabdetmekten daha makbuldür. Said Nursi Hazretleri de ulûm-u İslâmiyeyi satırlara derc etmedi, sadrına yükledi. Yürüyen ve yaşayan bir kütüphane oldu. Müslümanların zihinlerini karıştırmak, imanlarına şüphe çalmak adına okulda, sokakta, tiyatroda, pazarlarda yapılan ilhadî hezeyanlara karşı aşılmaz bir sed gibi duran muknî cevaplar telif etti. Fevkalede zekası, derin ilmi ve Allah Azze ve Celle’nin lütfuyla imansız cereyanlara ağır darbeler indirdi. Telif ettiği risaleler Müslümanlara istikamet tayin etti, kâfirlerin İslâm lehine kafalarını karıştırdı. Said Nursi medreselerin kapatıldığı, ulemanın asıldığı, İslâm harflerinin yasaklandığı bir süreçte sahneye indi. Kur’ân-ı Kerîm, Sünnet-i Seniyye ve kudemanın eserlerini esas alarak küfrü cerh etti, çıkış yolu gösterdi. Muhatapların hastalıklarına göre reçeteler yazdı. Tefsir ettiği her bir ayet, telif ettiği her bir risale küfrün karargahına bomba gibi düştü.

Müfessir Olarak Bediuzzaman

Bediuzzaman’ı anlamak, onun ilim ve irfan tarihinde ne büyük bir yere sahip olduğunu takdir edebilmek için onun Kur’ân-ı Kerim’le olan birlikteliğini idrak etmek, mensub olduğu Ehl-i Sünnet ilim geleneğini yakından tanımak gerekir. Said Nursi Hazretleri’ni öne çıkaran, büyük problemlerin çözümünde onu muvaffak kılan en temel hususiyet, ayet-i kerimeleri sorun çözen, yol açan, ubudiyyet şevki veren, Hakk’a teslimiyeti aşılayan bir nazarla tefsir etmesiydi. Onun bu hali, Hz. Ömer’in şu hadisesine benziyor:

Hz. Ömer,Allah Rasûlü’nün (s.a.v.) Ahiret’e irtihal haberini duyunca, “O ölmedi. Tur’dan kavmine dönen Hz. Musa gibi gelecek. Kim ‘vefat etti’ derse başını vururum.” dedi. Hz. Ömer kendisini kuşatan hayret halinin tesiriyle hadiseye bakıyor, onsuz bir hayatın tasavvur edilelemeyeceğinin kabulüyle Efendimiz’in (ﷺ) vefatını tevilde teselli arıyordu. Böyle bir atmosferde Hz. Ebu Bekir minbere çıkıp şöyle der:”Kim Muhammed’e (s.a.v.) ibadet ediyorsa bilsin ki Muhammed (s.a.v.) ölmüştür. Kim Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki O Hayy’dır, ölümsüzdür.”. Ardından da şu ayeti kermeyi okudu:

وَمَا مُحَمَّدٌ اِلَّا رَسُولٌۚ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُۜ اَفَا۬ئِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلٰٓى اَعْقَابِكُمْۜ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلٰى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللّٰهَ شَيْـٔاًۜ وَسَيَجْزِي اللّٰهُ الشَّاكِر۪ينَ

“Muhammed, ancak bir rasuldür. Ondan önce de rasuller gelip geçti. Eğer o ölür ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz? Kim topukları üzerinde gerisin geri dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri ödüllendirecektir.”[1]

Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in ağzından bu ayeti duyunca kendisini şöyle demekten alıkoyamadı: “Hz. Ebû Bekir konuşana kadar sanki o ayeti hiç okumamıştım, duymamıştım.” Büyük vefatından sonra bu ayet-i kerimeyi okumak Hz. Ömer’de hem kıvama, hem de kıyama vesile oldu…

Ankara-Van

Ankara’dan bakınca mukeddesat adına her şeyin çiğnendiğini gören Üstad,Van’a döner. Erek Dağı’na çekilir, yarınlara dair neler yapması gerektiği üzerinde tefekkür eder. Van’a dönüş, bir rec’at değil, okun daha ilerlere gitmesi için yay gibi geri çekilmesi haliydi. Zaman, madde planında her şeyin bittiği, İslâmiyet’in hakimiyetine son verildiğinin zannedildiği, her tarafta mülhidlerin nara attığı bir süreçte İslâm’ın yenilmeyeceğini kalemle ve ilimle ilan etme zamanıydı.

Risaleler

Üstad’ın varlık sebebi hükmünde olan Risale-i Nûr böyle bir atmosferde başladı. Şerhu’l-Mevakıf, Şerhu’l-Makâsıd gibi büyük kitaplarda dahi yeni problemlerin cevabının olmaması te’lifatın sınırlarını genişletti. Akideye mevzu olan meseleler değişmez lakin onun muhafızı hükmünde olan Kelâm, düşmanın silahına göre yenilenir. Çünkü Akide öz, Kelam muhafızdır. Risale-i Nûr, medresesi elinden alınan mazlum Milletin dinine meydan okuyan küfre karşı bir meydan okuyuştu. Müslümanlara ilim, irfan ve şecaat aşıladı.

Sürgünler ve Zindanlar

Said Nursi Hazretlerini rejim adına tehlike görenler onu önce Burdur’a, sonra Isparta’ya ardından Barla’ya sürdü. Küfre ölümcül darbeler indiren Risale-i Nur’un telifatı Barla’da başladı. Üstad, 1927’den, 1934’e kadar Barla’da kaldı. Mektep sıralarına kadar taşınan dinsizliğe ve onun rükn-ü esasisini teşkil eden dirilişi inkara karşı, mevzuyu mukni bir şekilde izah eden Haşir Risâlesi’ni ve Sözler’i, Mektubat, Lem’alar’ın ise önemli bir bölümünü burada yazdı.

Barla

Müslümanın hayatında bahane de olmaz, mazeret de. Şehirle ancak kayıkla irtibat kurulabilen Eğirdir’in Barla nahiyesine “yalnızlaşsın” ya da “ölsün” diye bırakılan bir alim ürküp kenara çekilmedi, inkarcılara karşı büyük bir mücadele başlattı. Ulemanın sürgününin nasıl hicrete, zindanın da itikaf yerine çevrileceğini gösterdi.

İslâm’a ve Müslümanlara karşı büyük bir imha hareketi başlatanlar onu Müslüman Kürtlerin içinden alınca tesirinin biteceğini düşünmüştü. Lakin tersi oldu. Barla’da Bediuzzaman’ın yanında daha çok Türkler vardı. Doğru… Fakat İslâm düşmanları Allah Rasulü’nün İslâm millet yapısını kendi kabilesinin üyeleriyle değil Kureyş’ten Ebu Bekir, İran’dan Selman, Habeşistan’dan Bilal-i Habeşi ile kurduğunu unutmuştu. Bilmiyorlardı ki, bu dava bir ırkın ya da bir bölgenin değil Türk’ün, Arab’ın, Kürd’ün hasılı topyekün bir ümmetin davasıydı. Bir Müslümanın bir alimin fetvasını alıp onunla amel ederken onun ırkına değil, İslâm’a ittibasına baktığından habersizdiler.

Büyük Adamlar “Olmuyor” Demez

Mümin, “olmuyor, yapamıyorum.” diye yeis cümleleri kurmaz. Çölü vahavari yeşertir, dağ başlarını medreseye çevirir. Şartlar ne olursa olsun İslâm’ı yürekten yüreğe taşıma vazifesinden ödün vermez.

Üstad, Barla’dan Anadolu’ya tevzi ettiği risalelerle küfrün masallarını çürütür, mataryalizmanın yalanlarını deşifre eder. Bunun üzerine güç sahipleri bu şartlarda dahi olsa hakikati söylemenin, onu neşretmenin daha ağır bedeli olmalı dedi, onu Barla’dan alıp zindanlara koydular. Susacağını, “İslâm’ı müdafaadan vazgeçtim” deyip kenara çekileceğini düşündüler. Lakin zulümler, onun sesini daha çok muzdaribe duyurdu. Zindanı Medrese-i Yusufiyye’ye çeviren adamlar kadrosuna dahil oldu.

Nur Postacıları

Üstad ne Denizli ne Eskişehir hapishanelerinde vakarından tek nokta kaybetmeden, öfkesine mağlup olmadan, umutsuzluğa kapılmadan bir Müslümanın tufanda nasıl yürüyebileceğini gösterdi. Risale-i Nûrlar köşklerde, mükellef sofraların kurulduğu mekanlarda değil; sürgünlerde, zindanlarda “dünyaya kapalı Allah’a açık” mekanlarda yazıldı. Lakin okuyanlarda öyle bir aşk uyandırdı ki, gençler zindana atılacağını, işkence göreceğini, fişleneceğini bile bile okudu risaleleri. Anadolu’nun “Mekke Dönemi”ni yaşadığı bir zamanda Allah Azze ve Celle hasbî talebeler ihsan etti Üstad’a, “Nur postacıları” iştihar eden bu kahramanlar şiddetli taarruzlara rağmen tevziden ödün vermedi.

Üstad, İslâm’ın geleceğine ağlayan Müslümanlara büyük hedefler gösterdi, “Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada İslâmiyet’in olacaktır.” dedi.

Muhabbet Halkası

Gençler ideologları uzaktan sever, yakın olunca çoğu defa onlardan nefret eder. Ulema ise ışık gibidir yaklaştıkça nur artar, muhabbet inkişaf eder. Üstad’a kem gözle bakanlar, öldürmek için tuzak kuranlar bilvesile yanına gittiklerinde, kanaatleri değişti, pek çoğu ona muhabbet duyanlar halkasına eklendi.

Kışta Bahar Muştusu

Üstad kışta gelip baharı muştulayan alimlerdendi. Nefesleriyle buzdan dağların üzerine yürüdü. Tesellisi, ”Onlar şüphesiz yardım göreceklerdir. Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecektir.”[2] ayet-i kerimesiydi.

Irkçılığa Karşı Mücadelesi

Madde planında on kat küçültülerek kurtarılan, mana planında ise bütünüyle imha edilen bir ülkede Anadolu’da her nevi mikrobun propagandasını yapmak serbest, İslâm’dan bahsetmek yasaktı. Üstad, mikropların en şerlisi kavmiyetçiliğe karşı büyük bir mücadele verdi. Hayatının merkezine, “Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir.”[3] mealindeki ayeti kerimeyi koydu.Irkçılığın başka bir millet zaviyesinden ırkçılığı tahrik ettiğini söyledi. Müslümanları bu tuzaklardan korumak için mücadele etti:

“Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: ‘Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?’ Dedi: ‘Ben Müslüman bir Türk’ü fasık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.’ Bir zaman geçti (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksul’amel ile, o da Kürtçülük damarı ile başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: ‘Ben şimdi gayet fasık, hatta dinsiz de olsa bir Kürd’ü, salih bir Türk’e tercih ediyorum.’ Sonra ben onu birkaç sohbetle kurtardım. Tam kanaati geldi ki: “Türkler bu Millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.”

Üstad, Faşizmin gençlerin yüreğine ektiği kavmiyetçilik virüsüne karşı uyarıcı, uyandırıcı yazılar yazdı. İttihad-ı İslâm’da beyatım Yavuz Sultan Selim’edir, dedi.

Hilâfet-i İslâmiyye

Hilâfet-i İslâmiyye bu topraklarda lağvedildi. Yine bu topraklarda ihya olacak. Çünkü bir şey nerede kaybedildiyse orada bulunur. Bu yüzden Üstad’ın Medine‘ye gitmek isteyen bir talebesine,“Ben Mekke ve Medine‘de olsam yine buraya gelirdim; çünkü burası Âlem-i İslâm’ın anahtar merkezidir. Buranın düzelmesi Âlem-i İslâm’ın düzelmesine vesile olacak.” şeklindeki ifadesi Osmanlı’nın aynı isimle değil aynı ruh ve vazife şuuruyla Anadolu’da yeniden dirileceğine inandığını göstermektedir.

İttihad-ı İslâm

Üstad muhataplarına “İttihad-ı İslâm” safından ayrılmamayı, küfrün tuzaklarına düşmemeyi tembihledi; “Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz aklınızı başınıza alınız! İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ kale-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malûmdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken bir çocuk, ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir.” dedi.

Uhuvvet Risalesi

Üstad, her eserinde Milleti İslâm’ı kardeş olmaya ve kardeşliği korumaya çağırdı. Uhuvvet Risalesi’nde kardeşin kardeşe karşı öfkesini nasıl gömeceğini muazzam teşbih ve temsillerle ifade etti:

“Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cani var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ bir tek masum, dokuz cani olsa yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz. Aynen öyle de sen, bir hane-i Rabbaniye ve bir sefine-i İlahiye olan bir mü’minin vücudunda iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi dokuz değil belki yirmi sıfât-ı masume varken; sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla, o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.”

Üstad, mücadelesiyle bize Müslümanların arasına çizilen hudutları ancak “Rabbimizin, kitabımızın, peygamberimizin, kıblemizin, sancağımızın” bir olduğuna inanır ve gereğini yaparsak izale edebiliriz, dedi. Uhuvvet risalesi bir kardeşlik manifestosudur. Onu okuyan her Müslüman Gencin ailesine, cemiyetine ve topyekün ümmete karşı bakışı en çirkinden en güzele doğru değiştirir. Uhuvvet Risalesi okundukça Müslümanla Müslüman, Müslümanla cemiyet ve Müslümanla ümmet arasındaki sınırlar kalkar. Yüreklerimize çizilen benlik hududunu aşmadan Cava Adaları’ndan Cebel-i Tarık’a emperyalistlerin çizdiği sınırları aşamayız.

Haşir Risalesi

Abdullah/Aduvvullah Cevdet kafasının hüküm ferman ettiği, materyalizmanın okullara hakim olduğu, Allah’tan ve ahlaktan bahsetmenin yasaklandığı yıllarda, Üstad, “Allah‘ın rahmetinin eserlerine bir bak: Arzı, ölümünden sonra nasıl diriltiyor! Şüphesiz O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O, her şeye kadirdir.”[4] ayetini esas alarak Haşir Risalesi’ni yazar. Zındıklara, “Madem yoktuk, var olduk. O halde yoktan var eden öldükten sonra diriltmekten neden aciz olsun?”der. Dirilişi öyle muknî bir çerçevede ifade eder ki, güç sahipleri kalemle cevap vermekten aciz kalır. Zulmün dozunu artırır.

Tesettür Risalesi

Üstad, varlığını “Kur’ân’ı kapat, kadını aç” felsefesi üzerine bina eden zihniyetin kadın ifsadına karşı, Tesettür Risalesi’ni yazar. ümmetin kadınlarını fıtratlarıyla yüzleşmeye çağırır.Kaleleri hükmünde olan çarşaflarına sığınıp, kendilerini korumaya davet eder. Müslüman kadınlara, şarktan ve garbtan misaller getirerek uyanmaya, Batı’da dahi kadınların erkekler tarafından tarassud edilmekten rahatsız olduğunu söyleyerek onları oyunu bozmaya çağırır.

Hülâsa

Üstad, ümmet adına büyük bir vazife îfâ etti. Risalelerle imanın etrafında çelikten hisarlar inşa etti. Zalimlerden ürkmedi, korkmadı, kenara çekilmedi. Kalemiyle destan yazdı. Mekke’de kuşatılan Allah Rasûlü (ﷺ) gibi düşmanın gücüne bakmadan küfre meydan okudu. “Onların, kendileriyle yürüyecek ayakları mı var? Veya tutacak elleri mi var? Veya görecek gözleri mi var? Ya da işitecek kulakları mı var? De ki: “Haydi çağırın ortaklarınızı, sonra hiç beklemeksizin bana tuzak kurun.””[5]

İslâm’a hizmet yolunda memurîn kadrosunda yüz binler var. Lakin bu topraklarda küfrün yıkıcı hamlelerini savuşturan kahramanların sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Allame Ali Haydar Efendi, Sabri Efendi, Zahidu’lKevserî, Mehmed Zahid Kotku, Mahmud Sami Efendi Hazerâtı gibi zatlar ise milyonların hidayetine vesile oldu. Onların etrafında neşv-u nema bulanlar ümmeti bölmedi, bilakis bölünen ümmete şöyle diyerek camilerde omuz omuza olmaya çağırdı: “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.” Üstad gibi bütün kudema, davamız haktır; ama hak olan sadece benim davamdır, anlayışıyla da mücadele etti.

Davetçi alimler birbirlerinin rakibi değil, farklı cihetlerden aynı yöne doğru yürüyen yolcular gibidir. Onlar İslâm’a adam yetiştiren kardeşlerine hased etmez, muvaffakiyetleri için dua eder. Cemaatler Millet-i İslâm’da tefrika değil, kesrette tezahür eden vahdettir. Büyük bütünü teşkil eden halk ancak cemaatlerle korunabilir.

“Bana ne” demeyen, fildişi kulesine çekilip, akademik zevkini tatmin yoluna gitmeyen, gençliğin selameti için İslâm’ı tebliğ noktasında her nevi musibete “Lebbeyk” diyerek meydan yerine yürüyen Üstad’ı bu gün daha çok okumaya muhtacız.

Ruhsatlarla değil, azimetle amel eden, başındaki sarığı cebren çıkarmak isteyen Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a “Bu sarık, bu başla beraber çıkar! Ben sizin ecdadınızı temsil ediyorum. Başından bulasın Nevzat!” diyen Üstad’a selam olsun.[6]


[1] Al-i İmran, 144.

[2] Saffat, 172-173.

[3] Enbiya, 92.

[4] Rûm, 50.

[5] A’raf, 195-196.

[6] Ulemanın eti zehirlidir. Üstad sarığı başından çıkartmadı; lakin Vali Tandoğan 1946’ta bunalıma girip tabancasıyla intihar ederek belayı “başından” buldu.

(Hüküm Dergisi 83. Sayı / Kasım 2019)

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.