REÇETE CEBİMİZDE MAHBUS KALIRSA HASTALIK HER YERDE SULTAN OLUR

R

Kur’an-ı Kerîm’le münasebetimiz, doktora giden lakin aldığı reçeteyi cebinde saklayan hasta gibi olursa Kur’an’a da kendimize de zulmederiz. Reçete cebimizde, ilaç da eczanede kalırsa hastalık bedenimizde sultan olur.

Sahâbe ve Müslümanca Bir Hayat

Kur’an-ı Kerîm beşeriyetin fikrî, siyasî, iktisadî ve içtimaî bütün hastalıklarını çözecek bir muhtevadadır. Allah Rasûlü’nün (ﷺ) ahirete giderken geride bıraktığı nesil, Kur’an-ı Kerîm’i reçete olarak kabul edip gereğini yapan bir milletin; hayatın her faslında sorunlarını nasıl çözeceği ve iman, adalet ve refaha dayalı yeni bir dünyayı neyi esas alarak kuracağını göstermesi açısından ayrı bir önemi haizdir.

Yoldaki işaretlerin ne anlama geldiğini bilmeyen, yön gösteren tabelaları okuyamayan bir seyyah, menziline varamaz. “Yaklaştım” zannederek her adımda hedefinden biraz daha uzaklaşır. Kur’an-ı Kerîm’i, O’nu beyan etme vazifesine memur olan Allah Rasûlü’nün[1] (ﷺ) sünnetiyle anlama davasından mahrum olan insanların hali de tabelaları okumaktan aciz olduğundan dolayı “doğru yöndeyim” zannıyla ters yöne girmiş sürücüden farksızdır.

Beden için su ve ekmek ne kadar mühimse fert ve cemiyet için de Kur’an-ı Kerîm en az o kadar önemlidir. O’nu tanımayan bir idrak sahibi nefes alamaz, nefsinin “ene”sinden kurtulamaz. Kur’an-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin müçtehit imamlar tarafından hayatın bütün sorunlarını çözecek bir nazarla okunmasının hasılası olan “Fıkıh”a evinde, cemiyetinde, devletinde yer açmayan ve helal-haram disiplinine riayet etmeyen, müslümanca bir hayat yaşayamaz. Reçeteyi cebine mahkum eden hastayı değil de reçeteyi ya da tabibi sorgulayan bir insan sadece akıl cihetiyle değil, ruh boyutuyla da hastadır. Eşinin, evinin, işinin de içinde bulunduğu bir hayatta İslâm’ın ne kadar müessir olduğunu ya da olmadığını düşünmeyen bir Mü’min teşhisten mahrum olacağından, Kur’an-ı Kerim’le tedaviden de mahrum kalır.

Cemiyet Hastalığı

Bir yerde salgın hastalık zuhûr edip hastaneler kifayetsiz kaldığında devletin ilgili birimleri seferber olur, hemen ilgili mekanda seyyar hastaneler kurar. Hastalara kapsamlı bir müdahale yapılır. Yahudilik de bütün insanlık için bir fesat merkezidir. Bu yüzden Allah (ﷻ) onlara peşi sıra Peygamberler göndererek Yahudileri ıslaha çağırmıştır. Kur’an-ı Kerîm bazı temel mevzuları Yahudi üzerinden anlatarak Müslümanlara “Kızım sana diyorum, gelinim sen işit” tarzı bir talimde bulunur. Böylece Müslümanları onların ihanet yollarına düşüp akibetlerine maruz kalma noktasında ibret almaya çağırır.

Hz. Musa’dan (عليه السلام) Hz. İsa’ya (عليه السلام)

İnsanı kulluk vazifesini eda etmesi için dünyaya gönderen Allah (ﷻ), tekrar O’na dönüş yolunu göstermesi için de Peygamberler gönderdi. Onlar da sözleri ve fiilleriyle bir kula nasıl Müslüman olabileceğini ve Mü’min kalabileceğini anlattı. İmam Suyûti, Hz. Musa (عليه السلام) ile Hz. İsa (عليه السلام) arasında 1925 yıl olduğunu söyler. Bu sürede çok sayıda nebi olan peygamber gelmiştir. Bunların hepsinin ortak özelliği Hz. Musa’ya (عليه السلام) gelen Tevrat’ la amele memur olmasıydı.[2] Bu yüzden Hz. Musa’ya (عليه السلام) Tevrat’ın verildiğini bildiren ayet; Ondan sonra gelen Peygamberleri mücmel bir ifadeyle nakleder, ayrıntılara girmez: “Yemin olsun ki biz Mûsû’ya kitabı verdik. Ondan sonra da art arda Peygamberler gönderdik.”[3] Bir önceki ayet ise onların ahireti vererek dünya hayatını aldığını söylemektedir.[4]

Yahudi, yanlışlarına dur diyen Tevrat’ı önce tahrif etti, sonra da işte “Allah Kitabı” diyerek piyasaya sundu. Hz. Musa’ya (عليه السلام) geldiği haliyle ilahi kitap hükmünde olan Tevrat, zamana direnemedi ve tahrif oldu.

Kaostan Nizâma

Kur’an-ı Kerîm, Hz. Musa’nın (عليه السلام) kitab ile münasebetini yeminle ifade ediyor: لَقَدْ اتَيْنَا مُوسَا الْكِتَابَ / İzzetime yemin olsun ki Musa’ya Kitab’ı verdik.” Mühim olan şeylere yemin edilir. İnsana nereden geldiğini, niçin geldiğini ve nereye gittiğini söyleyen ilahi kitaptan daha mühim ne olabilir?! İnsan varoluşun sırrını ancak nuzûlünden sonra kitap ile çözdü. Nasıl yemek yiyeceğinden ne giyineceğine, aileyi kurma şeklinden çocuk yetiştirme usullerine dair dünyasını ihya edecek hususlarda da kitap insanın yolunu aydınlattı. Kitapsız bir hayat kaosu; kitap ise nizamı anlatır.

Akıl ve Kitap

Küçük bir cihazının kullanımı için kitapçığa muhtaç olan insan, kainatı anlamak için nasıl olur da onu yaratan Allah’ın (ﷻ) kitabından müstağni olabilir?! Akıl, hayatın ve insanın anlaşılması için ilahi bir kitabın var olması gerektiğini emreder. İnsan ancak o kitapla eşyanın sırrını anlar ve anlaşılır. O kitabın talimatlarını esas alarak Allah’a (ﷻ) muhatap olabilir. Bir fabrikayı kuran, yıllarca çalışıp biriktirdiği sermayesini oraya yatıran, fabrika kurulduktan sonra “benden bu kadar” deyip alandan çekilip fabrikayla ilişkisinin kesildiğini ilan eder mi? Elbette hayır. İnsan fabrikayı başıboş ortada bırakmaz da Allah (ﷻ) yoktan var ettiği kainatı yarattıktan sonra insana devredip kenara çekilir mi? Akıl, “Allah olmadan bu nizam olmaz, Peygambersiz de Allah’ın rızasına giden yol bulunmaz.” der. Zerreden küreye her şeyin bir gayeye bağlı olarak yaratıldığı şu dünyada insanın niçin yaratıldığından daha mühim bir sual ve buna verilen cevaptan daha çok insanı alakadar etmesi gereken bir mevzu var mıdır?!

Maddeye Mahkumiyet

Peygamber’in olmadığı yerde insan çölde yön arayan adam gibi çaresizdir. Bu yüzden Batı aklının kurcusu Yunan, kendisine Allah’ı (ﷻ) anlatacak bir peygamberden mahrum olduğundan hayali tanrılara saplanmıştır. Hinduların da ineği kutsamasının arkasında bu mahrumiyet vardır. Maddeye mahkum olan, maddeye hakim olan insanı ilahlaştırır. Yakın dönemimiz, bu tür şahsiyetler mahşeridir. Ölen, kemikleri çürüyen adamların mozolesinde el pençe durmanın adı asrîlik olmuş, şu kadar zaman önce toprağa karışan adamların ifadeleri itibar görmüştür. İnsanlar, ayet ezberler gibi ayet düşmanlarının sözlerini ezberlemiştir. İslâm’ın kulla Rabb’i arasındaki muhteşem muvazenenin tecelli zemini olan ibadetlere hücum eden basiretsizler, anıt mezarlar önünde el-ayak bağlamayı çağdaşlık olarak niteledi.

Talebelerine neyi nasıl anlaması gerektiğini öğretmeyen bir muallim, hakikati ilan etmekten istinkaf eden bir tarihçi, çocuklarını terbiye etmeye paydos diyen bir baba, hastayla tek ilişkisi parasına talip olmak olan bir doktor; her şeyden önce ilme, hakikate, evladına ve millete ihanet etmiş olur. Baba, muallim ve tabib kendi sistemini şifahi bir talimle ayakta tutarken Alîm ve Habîr olan Allah (ﷻ) insanı ilahi talime memur olan Enbiyasız bırakır mı?

İlâhî İrtibat

Kainat bizi Allah’la (ﷻ) irtibat kurmaya çağırıyor. Kitab’ı öğreten Peygamber de insanlara Rableriyle nasıl irtibat kuracaklarını öğretir. Dünyaya dalanlar bu hakikate bakar; lakin göremez. Duyar; lakin idrak edemez. Belamlar Allah’la (ﷻ) irtibatı koparan bir adamdaki savrulmanın en müşahhas halidir. Böyle birinin nihaî manada ulaşacağı nokta, köpek gibi her halde solumaktır. Kur’an-ı Kerîm böyle bir insanı köpekle irtibatlandırarak anlatır. Her halinde soluyan köpek Allah’la (ﷻ) irtibatını koparan dünyaperest gibidir. Ona nasihat edilse de edilmese de hayatından hiçbir şey değişmez. Neticede idrak etmeyen bir kalbe, görmeyen bir göze, duymayan bir kulağa sahip olur. Bu da hayvandan daha aşağı bir dünyaya mahkumiyettir. Bunların normal hayata dönüp göz, kulak gibi onu insan yapan temel hasselerini alıştırmak için Allah’la (ﷻ) yeniden irtibat kurması lazım. Bu da esma-i hüsnanın alemde tezahürünü okumakla olur. Çünkü kainat, esma-i ilahinin tecelligahıdır. Bunun için sûfiler hem cehri hem hafi zikirle sürekli Rabbleriyle birlikte olma iradesi göstermiştir. Peygamberler yaşantılarıyla gözlerine, ifadeleriyle kulaklarına hitap eder. Kitap hem hayatın adalet ve iffet yolunu hem de cennet yolunu açar. Bunun için Allah (ﷻ) ayete (Bakara, 87) yeminle başlamıştır.

İnsan gibi kainatta her şeyin bir eceli var; lakin nihaî manada bütün eceller insanın eceline bağlıdır. Sûra üflenip insan hayatı bitince güneşin de ayın da eceli gelmiş olur. Çünkü Allah Teala alemi, insan; insanı da kendi için yarattı. Tıpkı gece ve gündüz gibi güneş ve ay da insanın emrine amededir: “O, yörüngelerinde hareket eden güneşi ve ayı sizin hizmetinize sunan, geceyi ve gündüzü sizin emrinize verendir.”[5]

Eşyanın Yaratılış Gayesi

İslâm’a göre de umûmî manada yanlışın tayin ve tesis vasıtası olan ideolocyalara göre de hayatın merkezinde insan vardır. Dünyada “şey” olma özelliğine sahip her şey doğrudan ya da dolaylı yoldan insana hizmet eder. Bu yüzden çevrenin bozulması da korunması da insan sağlığı açısından öncelenir ya da ihmal edilir. Güneş insan için doğar, insan için batar. Bu yüzden insanın dünya ile irtibatı kesilence Güneş de dürülür ve çekilir kainattan. Çünkü her şey insan için yaratılmıştır.

Eşyanın ikinci var oluş gayesi ise insana hidayet yollarını göstermesidir: “Gece ve gündüz, güneş ve ay O’nun işaretlerindendir. Eğer gerçekten Allah’a (ﷻ) kulluk ediyorsanız güneşe de aya da secde etmeyin, onları yaratan Allah’a secde edin.”[6] İnsan esere takılıp müessirden mahrum olursa kendine hizmete amade olan aya, güneşe mahkum olur. Yaratana sırtını dönen bir kul, yaratılana kulluk zilletinden kurtulamaz.

Her akşam büyük bir hüzünle batan ve her sabah büyük bir ihtişamla doğan Güneş bize lisan-ı haliyle “Beni, emrine veren Rabbu’l-Alemîn’e kulluk et!” der. Kitap’tan ve onu tefsir eden Peygamberden mahrum olan insan esere mahkum olunca ne Bezm-i Elest’i ne de mahşeri görebildi. Peygamberden beslenmesi gereken yerlerde de aklına itimat etti. Akıl da “buldum” dedikçe kaybetti, haleflerine yeni inkar malzemeleri sundu.

Duymak Gereğini Yapmaktır

Allah (ﷻ), Peygamber göndermedikçe azab etmeyeceğini[7] haber veriyor. Çünkü insanı cennete götürecek amellerin neler olduğunu Peygambersiz anlamak şöyle dursun, idrak etmek de muhaldir. Akıl Peygambere yani vahye, çocuğun anneye olan ihtiyacından daha ziyade muhtaçtır. Peygambersiz bir toplum hem kör hem sağır hem de dilsizdir. Bakar; lakin göremez. Duyar; lakin idrak edemez. Konuşur; lakin hakikate tercüman olamaz. Çünkü insana bütün hasselerini nasıl kullanması gerektiğini öğreten “Kitap”tan mahrumdur. Bu noktada Allah Teala, “Eğer Allah onlarda hayır murad etseydi, mutlaka onlara duyururdu.”[8] buyurmaktadır. Duymak, gereğini yapmaktır. “Sel geliyor.” denmesine rağmen olduğu yeri terketmeyen adam aslında duymamıştır. Peygamber-i Ekber’in “Hesap var!” çağrılarına kulaklarını tıkayıp hesap yokmuş gibi yaşayanlar, imanı dillerinden yüreklerine taşımayan nasipsizlerdir. Hesaba inanmak, hesabı verilir bir hayatı yaşamakla mümkündür. İnsanları Allah’a (ﷻ) ve Rasûlü’ne (ﷺ) itaate çağıran Kur’an-ı Kerîm; “İşittiğiniz halde Peygamberden yüz çevirmeyin.”[9] buyurmaktadır. İşitmediği halde işittik diyenler gibi de olmayın.[10]

Hz. İsa (عليه السلام) ve Üç Nokta

Bakara Sûresi’nin 87. ayet-i kerimesinde Hz. Musa (عليه السلام) ile Hz. İsa (عليه السلام) arasında gelen Peygamberleri mücmel olarak zikrederken Hz. İsa’yı (عليه السلام) tasrih etmesinde üç noktaya işaret vardır:

1.Hz. Musa (عليه السلام) ile Hz. İsa (عليه السلام) arasındaki zaman diliminde gelen Enbiyanın tamamı, Hz. Musa’nın (عليه السلام) şeriatıyla ve ona tabi olarak amel etti. Hz. İsa (عليه السلام) ise yeni bir şeriat ile geldi. Ayrıca Allah Teala onun risalet davasını çok sayıda mucize ile teyit etti. Ruhu’l-Kudüs’ün himayesinde dinini tebliğ etti, batıla karşı mücadele verdi. Yine onun korumasında semaya yükseldi. Allah Azze ve Celle’nin takdir buyaracağı bir zamanda yeryüzüne inip Hâtemu’l-Enbiya Hz. Muhammed’in şeriatıyla amale edecek.[11]

2.Ayet-i kerimede (Bakara, 87) Hz. İsa (عليه السلام), mücerred ismiyle değil de annesi Hz. Meryem’e (عليه السلام) isnat edilerek “Meryem Oğlu İsa” terkibiyle zikredilmekte. Bunun hikmeti bağlamında onun babasız olması söylenebileceği gibi, Hz. Meryem’in (عليه السلام) iffetli ve izzetli hayatının da büyük bir yeri olduğu dikkate alınmalıdır. Kur’an-ı Kerîm’de anlatılan Hz. Meryem (عليه السلام), iffet ehramının zirve noktasıdır. O, bir Peygamber değildir; lakin adı Enbiya ile birlikte zikredilmektedir. Yalnız başına yürüttüğü cihadı itibariyle Müslüman kızlara, “Bahaneniz ne olursa olsun, hiçbiriniz benden daha zor şartlarda değilsiniz. O halde İslâm’ı tebliğ davasında ödün vermeyin, her gün defterinize bir kaç kişinin ihtida haberini yazmıyorsanız, ziyandasınız.” demektedir.

3.Hz. Meryem (عليه السلام), Yahudiye karşı çetinler çetini bir mücadele verdi. İftiralara maruz kaldı, yalnızlaştı. İç dünyasına çekildi. İffetiyle anıtlaştı. Kur’an-ı Kerîm onu bu haliyle öne çıkarmak için “İffetini korumuş olan kadını da an!”[12] mealindeki ayet-i kerimede “İsm-i Mevsul”u sıla cümlesi ile ma’rife olarak getirdi. Allah Azze ve Celle, ayet-i kerimede Hz. Meryem’in (عليه السلام) adını zikretmeden onu “İffetini korumuş kadın” diye andı. Tahrîm Sûresi’nde ise İmrân kızı Meryem’i de (misal vermiştir): “O iffetini çok iyi korumuştu, biz de ona ruhumuzdan üfledik.”[13] buyrulmaktadır. Hz. Meryem’in (عليه السلام) bir diğer hususiyeti ise “Rabb’inin sözlerini ve kitaplarını tasdik etmesi ve O’na yürekten inanan Mü’minler kadrosundan olmasıydı.”[14] Allah Teala Enbiya Sûresi’nde “Biz de ona ruhumuzdan üfledik.” buyurarak  “ فَنَفَخْنَا فيهَا ” daki müennes zamiri Hz. Meryem’e (عليه السلام), Tahrim Sûresi’nde “ فَنَفَخْنَا فيهِ ” buyurarak müzekker zamiri mahalle göndermektedir. Enbiya Sûresi’nde adı zikredilmeden iffetiyle tarif edilen Hz. Meryem’in (عليه السلام) zamirlerin mercilerine göre müennes ve müzekker gelmesini, eşcinsellik eksenli tartışmalara malzeme yapmanın tek bir hedefi vardır ki o da Hz. Meryem’in (عليه السلام) hem sözü hem de duruşuyla İslâm’ın kızlarına üsve-i hasene olmasına mani olmaktır. Hz. Meryem (عليه السلام) pek çok erkeğin yapamadığını başarmış, yalnızlığına rağmen hakim zihniyeti değil, Allah’ın (ﷻ) kitabını tasdik etmiştir.

Sebepler Devre Dışı

Allah (ﷻ) eşya ve hadiseyi sebepler dairesinde yaratır. İnsan buna alışınca hadiselerin sürekli bu bağlamda cereyan edeceğini düşünür. Bu durum Mü’mindeki tevekkül hassasiyetini zayıflatacağı gibi, onu sebep-sonuç kısır döngüsüne de mahkum eder. Ayette (Bakara, 87) Hz. İsa’nın (عليه السلام), Hz. Meryem’e (عليه السلام) isnat edilmesiyle yaratılıştaki malum nizam devre dışı bırakılarak Allah Azze ve Celle’nin sebepsiz de yaratacağına işaret edilmekte. Buna göre baba da anne de çocuğun olmasında bir sebeptir; lakin sebep olan baba yokken Hz. İsa’nın (عليه السلام) Allah Azze ve Celle’nin “ol” emriyle olması kudret-i ilahinin sınırsızlığının bir göstergesidir.

Hz. Zekeriyya (عليه السلام)

Kudret-i ilahinin tezahürü bağlamında bakıldığında Hz. Zekeriyya’da da benzer bir durumun olduğu görülür: “Doğrusu ben, arkamdan iş başına geçecek olan yakınlarımdan endişe ediyorum, karım da kısırdır. Tarafından bana yerimi alacak bir halef ver; o, Ya‘kūb hânedanına da vâris olsun; Rabbim, onu rızana erdir!”[15] Hanımı gibi kendi yaşı da bir insanın çocuk sahibi olabileceği sınırın çok fevkinde olan Hz. Zekeriyya (عليه السلام) Allah Azze ve Celle’den ardından davasına halef olacak bir çocuk ister; lakin bunu soyunun değil, yolunun devam etmesi için niyaz eder. Duaya sebep planında bakıldığında ortada imkansız bir hadise vardır. Çünkü Hz. Zekeriyya’nın (عليه السلام) eşi yıllar önce menopoz dönemine girmiş, yüz yaşına yakın bir kadındı. Bu da insanların yakından bildiği sebep-sonuç sistemine aykırı bir durumdur. Bugün hangi hekime gidilirse gidilsin, doksan yaşında bir kadının çocuğunun olmasının “muhal” olduğunu söyler. Bunun hikmeti ise o yaşta bir kadın sabaha kadar kucağında çocuk sallayamaz, uykusuz kalıp onunla alakadar olamaz.

Allah (ﷻ), Hz. Zekeriyya’nın (عليه السلام) duasına icabet eder, sebep dairesinde “olmaz” görünen “olur”, doğum hadisesinde alışık olduğumuz düzen değişir ve Hz. Yahya (عليه السلام) dünya gelir. Hz. İbrahim (عليه السلام) ve Hz. Musa (عليه السلام) misalinde görüldüğü gibi Allah (ﷻ) murad etmeyince sebeplerden netice hasıl olmaz. Normalde ateş yakar, su da insanı boğar; lakin Hz. İbrahim (عليه السلام) ateşle tutuşturulan bir odun dağına atılınca Allah Azze ve Celle’nin şu meyandaki bir emrine muhatap olan ateş soğuk ve selamete dönmüştü: “Biz de ‘Ey ateş’ dedik, İbrâhim için serin ve zararsız ol!”[16]

Hz. Musa’nın (عليه السلام) Asası

Sebep-sonuç bağlamında bakıldığında bir deniz ancak bir gemiyle geçilir. Lakin Allah’ın (ﷻ) inayetiyle Hz. Musa’nın (عليه السلام) asasıyla yarılan deniz içinde yollar açılır: “Mûsâ’ya, ‘Asan ile denize vur!’ diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı, her bir parça koca bir dağ gibi oldu.”[17] Ateş yanmaya, su boğulmaya sebeptir; lakin esbabı da yaratan Allah (ﷻ) murad etmeyince sebepten sonuç çıkmıyor. Kadınla erkeğin bir araya gelmesi, çocuğun olması için sebeptir; lakin bazen evlilik olmasına, tıbbi hiçbir mani bulunmamasına rağmen de çocuk olmaz. Hz. İsa (عليه السلام) örneğinde ise eş olmadan Hz. Meryem (عليه السلام), Hz. İsa’ya (عليه السلام) hamile kalıyor. Ayette Hz. İsa’nın (عليه السلام) Hz. Meryem’e (عليه السلام) isnad edilmesi, alışkanlıklara mahkum olan insan aklını ikaz ediyor. Gözünü aç, eşyaya ve hadiseye bir daha bak; “Zerreden küreye hiçbir şey tesadüf değildir.”

Müslümanın Sebeple Münasebeti

Müslüman esbaba sanki sadece sebepler var gibi tevessül edecek, dışardan bakan biri onun dünyasında her şeyin esbaba tevessülden ibaret gibi olduğunu görecek. Ardından da esbaba tevessülün hadisenin tahakkukunda hiçbir etkisi yokmuş gibi Rabb’ine yönelip ona tevekkül edecek: “Kim Allah’a tevekkül ederse/ güvenirse O, ona yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir.”[18]

Hangi Tevekkül?

“Şâfi/Şifa veren Allah Teala’dır.” deyip doktora gitmeyen bir hasta, sebebi ihmal ettiğinden dolayı hata yapmış olur. Müslüman esbaba tevessül ederek hastaneye gider, reçeteye göre ilaçları alır sonra da şifayı, Şâfi olan Rabb’inden bekler. Çalışmadan Allah Teala’dan rızık beklemek “tevekkül” değil, başkalarının sırtından geçinme zilletidir.

Bedir

Mekkelilerin kervanlarının kurtulma haberi kendilerine ulaşmasına rağmen geri dönmeyip yürüyüşe devam etmesi karşısında Allah Rasûlü (ﷺ) Mescid-i Nebevi’ye kapanıp dua ile iktifa etmedi. Ordusunu hazırlayıp zor şartlarda Bedir yoluna çıktı. Müslümanlarda iki at[19], yetmiş deve vardı. Üç kişi nöbetleşe bir deveye biniyor, Allah Rasûlü (ﷺ) İslâm’daki müsavatın herkesi nasıl kuşattığını resmetme babında Ebu Lübabe (ra) ve Hz. Ali (ra) ile birlikte payına düşen deveye nöbetleşe biniyordu. Yürüme nöbeti Efendimiz’e (ﷺ) geldiğinde Ebu Lübabe (ra) ve Hz. Ali (ra) “Yâ Rasûlallah! Sen bin, biz senin yerine de yürürüz” deyince Allah Rasûlü (ﷺ)” ,Siz yürüme noktasında benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, ecir ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî değilim.”[20]

Allah Rasûlü (ﷺ) Bedir’e varıp madde planında yapılması gerekenleri kâmilen îfa ettikten sonra ellerini kaldırıp Rabb’ine şöyle iltica etti: “Ey Allahım! Düşmana karşı bana yardım noktasındaki vaadini yerine getir. Hakk’ı Batıl’a galip kılacağına dair olan buyruğunu gerçekleştir. Allahumme Ya Rabbi! Benimle birlikte Bedir’de bulunan Ehl-i İslâm’dan şu küçük topluluğu helak edersen yeryüzünde bir daha sana ibadet edilmez.”[21] Efendimiz’in (ﷺ) Bedir duruşuna hem sözleri hem de amelleri itibariyle bakıldığında sanki o zor zamanlarda şöyle diyordu: “Ya Rabbi, sebepler dairesinde ne yapmam gerekiyorsa yaptım. 315(313) Müslümanla üç kat büyüklüğündeki bir küfür ordusunun karşısında çıktım. Senden başka sığınağımız yoktur. Bizi sahipsiz bırakma Ya Rabbi!”[22]

Batı ’nın Tevekkülündeki Doğu ’nun ise Esbaba Tevessülündeki Zaafiyet

Batı’da tevekkül, Müslümanda ise esbaba tevessül zaafiyeti var. Sahabe t ne esbaba tevessülden ödün verdi ne de Allah Azze ve Celle’ye tevekkül etmede zaafiyet gösterdi.

Kış gününde soğuktan kalın bir elbiseyle korunmak sebeptir. Sebep olan kalın kıyafetleri giymeden soğuktan korunmak ise muhaldir. Müslüman, mücerred bir tevekkülle kendini soğuktan muhafaza edemez. Bir adam Allah Rasûlü’ne (ﷺ) gelip: “Ey Allah’ın Rasûlü devemi bağlayıp da mı yoksa serbest bırakıp da mı tevekkül edeyim?” diye sorunca Allah Rasûlü (ﷺ)” :Deveyi bağla da öyle tevekkül et!”[23] buyurdu.

Ekmeden Biçilmez

Mü’minin hayatının her karesi esbaba tevessül ile Allah’a (ﷻ) tevekkül arasında örgülüdür. Bir baba sebep planında çocuğunun talim ve terbiyesine memur oluşun gereğini yapar, sonra da Allah’a (ﷻ) tevekkül ederse güzel bir neticeye çok yaklaşır. Sebepsiz bir tevekkül, ekmeden biçme arzusuna benzer. Annesi bir odada dizi izleyen, babası başka bir ekranda maç tahlilleri dinleyen, ağabey i bilgi sayar başında oynayan bir çocuğun müeddeb olması muhaldir. Çocuk küp gibidir; İçine ne konulursa dışarıya o sızar. Babasının yalanları, annesinin yanlış hareketlerine şahit olarak büyüyen bir çocuğun yalanda baba, yanlışta anne gibi olmasının sebebi ebeveynidir.

Davet Hareketi ve Ümm-ü Haram

İslâm’ın devam ve bekası emr-i bi’lmarufun devam ve bekasına bağlıdır. Marufu emretmek sebep, insanların onu kabullenmesi ise Allah Teala’nın takdiridir. İnzivaya çekilip insanlığın hidayeti için dua etmeyi kâfi bir amel kabul edip tevekkülle yeryüzünün değişmesini beklemek İslâmî bir duruş olamaz. Davetçiler meydan yerine çıkmadan yürekler fethedilmez. Bu yüzden Sahabe (ra) Allah Rasûlü’nden (ﷺ) sonra -Mescid-i Haram dışında her bir namazı sair mescitlerde eda edilen namazlardan bin derece daha faziletli olan Mescid-i Nebevi’de kalıp inzivaya çekilmedi. Şehir şehir dolaştı, İslâm’ı tebliğ etti. Kadınlar da bu tebliğ seferberliğinde rol aldı. Kıbrıs’ta medfun olan Allah Rasûlü’nün (ﷺ) süt halası Ümm-ü Haram bu davet harekatının şahitlerindendir.

Bir gün Allah Rasûlü (ﷺ) Ümm-ü Haram’ın evinde uykuya daldı. Bir müddet sonra gülerek uyandı. Ardından şöyle buyurdu: “Rüyada bana ümmetimden tahtlarında oturan sultanlar gibi gemilere binip sefere çıkan insanlar gösterildi.” Ümm-ü Haram: “Dua etsen de Allah (ﷻ) beni onlardan kılsa” dedi. Ardından Allah Rasûlü (ﷺ) tekrar uykuya dalıp gülerek uyandı.

Ümmü Haram:

-Ey Allah’ın Rasulü! Sizi güldüren nedir?

-Rüyada bana ümmetimden, tahtlarında oturan sultanlar gibi gemilere binip Allah yolunda cihad eden gaziler gösterildi.

-Dua buyursan da Allah beni onlardan yapsa.

-Sen ilklerdensin.

Ümm-ü Haram eşi Ubade bin Samit’ le Humus’a gitti. Orada İslâm’ı tebliğ ederek çok sayıda insanın hidayetine vesile oldu. Hz. Osman’ın (ra) hilafet yıllarında Muaviye bin Ebi Süf yan kumandasındaki donanmaya katılıp Kıbras’a gitti. Ordunun içerisinde ilerleyen yaşlarına rağmen Ebû Zer (ra), Ebu’d-Derda (ra) gibi çok sayıda sahabi de vardı. Ümm-ü Haram da yaşlı olmasına bakmadan gemiden inip Kıbrıs’ta İslâm’ı tebliğ davasında en önde ilerledi. Askerler onu görünce yorgunluklarını unutuyor, duasıyla gaza aşkları artıyordu. “İslâm Davası” derdi. Onu çok sayıda insanın hidayetine vesile kıldı. Yaşlı bedeni çok daha fazla dayanamadı, Larnaka yakınlarında üzerine bindiği hayvan onu yere atınca düşüp şehit oldu. Şehidetu’ l-Bahr/ Deniz şehidesi diye iştihar etti.[24]

Ebu Talha (ra)

Ebû Talha (ra) da esbaba tevessül ile Allah’a (ﷻ) tevekkül arasındaki münasebeti muvazeneye oturtan Mü’minlerdendi. Bedir Gazvesi’nde ilk saftaydı. Uhud Gazvesi’nde Allah Rasûlü’nün (ﷺ) önünde durarak müşriklerin ok saldırılarına karşı vücudunu siper etti. Allah Rasûlü (ﷺ) sahabeye, oklarını Ebû Talha’nın (ra) önüne boşaltmalarını emretti. Efendimiz (ﷺ),onun attığı okların isabet ettiği hedefi görmek için her ayağa kalktığında Ebû Talha (ra), göğsüyle ona siper oluyor ve şöyle yalvarıyordu: “Yâ Rasûlallah, ne olur kendinizi göstermeyin! Bir düşman oku size isabet etmesin. İşte göğsüm senin göğsüne siperdir.”[25]

Ebu Talha tek başına bir ümmet gibi cihad etti. Allah Rasûlü’nün (ﷺ) O’nun cihad meydanlarındaki halini anlatırken serdettiği şu ifade, “Ebû Talha’nın ordu içindeki sesi bir grup insandan daha hayırlıdır.”[26] kahramanlığını tescil etmektedir.

Enes b. Mâlik’ten (ra) gelen rivayete göre Tevbe Sûresi’ni okurken 41. âyete gelince, “Rabbimiz bizi ihtiyar da olsak genç de olsak savaşa gitmeye çağırıyor” diyerek Rumlar’a karşı hazırlanan deniz seferine katılmışsa da karaya çıkmadan gemide vefat etmiş, etrafta kara görülmediği için yedi gün süreyle defnedilmemiş; ancak cesedinde herhangi bir bozulma meydana gelmemiştir.[27]

Ebu Talha (ra): “Ben Bedir ashabındanım, Uhut’ta göğsümü Allah Rasûlü’ne siper ettim, bu kadar bana yeter.” demedi. Son nefesine kadar cihada devam ederken bir seferde ruhunu Allah’a (ﷻ) teslim etti. Sahabet bahane üretmedi, sebepten korkmadı, kopmadı; lakin tevekkülü başlı başına bir dayanak olarak gördü.

Müslüman sebebi ilahlaştırmaz; lakin tevekkülü de unutmaz. Ortada doğan bir çocuk varsa esbap da vardır. Yumurtanın olduğu yerde tavuk, tavuğun olduğu yerde de yumurta olur. Ateşin olduğu yerde yanmak, yanmanın olduğu yerde de ateş vardır. Eser varsa müessir, kainat varsa onu yaratan bir Allah vardır. İnsan sebebi ilahlaştırdığında hakikatten kopar. Sonucu Allah’ın değil de tabiatın belirlediğini düşünür.

Niçin Yaratıldın?

Çevresine her bakışta Allah’ın (ﷻ) kainattaki tasarrufunu gören bir insan uyanır, niçin yaratıldığının cevabını vermeye çalışır. Eşya ve hadiseyi müdrik olan bir aklın bakışından mahrum olan bir akıl ise sebebi ilahlaştırır. Batı’da sebep var; lakin sebep ile müsebbep arasındaki zincir kopuk. Bunun için bilim insana yeni ufuklar sundukça insanın yüreği daralmakta, içine kapanmakta. Müslümanların yaşadığı coğrafyada idareyi ellerinde tutan laik sistemlerde ise esbaba tevessül yok hükmünde. Bu yüzden Mü’minlerin amelleri zayi olmakta. Bir grup ise duanın yeterli olduğu görüşünde. Buğday ekmek sebepse onun başak olması sonuçtur. “İnsan ancak çalışıp gayret etmesinin sonucunu elde eder.”[28] Çalışmanın olmadığı yerde netice olmaz. Allah Rasûlü (ﷺ),İslâm’ı Dâru’l-Erkam’a hapsedip sahabeye “Dualarla Mekke’yi değiştirin!” diye bir talimat vermedi. Sokağa çıktı, Safa tepesinde Mekke’yi imana davet etti. Şehrin kapıları yüzüne kapanınca “olmuyor” diye kenara çekilmedi. Taif ’e gitti, kavli dua fiili duanın olduğu yerde müstecabtır. O zaman dua kuldaki gayreti Müslüman lehine değiştirir. “De ki: (Ey insanlar!) ‘Kulluğunuz ve niyazınız olmasa Allah size ne diye değer versin!’”[29]

Sebep Kuvvettir

Müslüman gücü yettiği kadar kuvveti tahsile memurdur: “Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve onların gerisinde olup sizin bilmediğiniz; ama Allah’ın (ﷻ) bildiklerini korkutup caydırmak üzere onlara karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın.”[30] Allah (ﷻ) ayet-i kerimede “Elinizden geldiği kadar düşman için güç hazırlayın.” buyurarak Mü’minlere gücünüz yettiği kadar mücadele ettikten sonra tevekkül edin demektedir. Müslüman bir mühendis, doktor, muallim, çiftçi, alim… gücü yettiği kadar çalışacak, proje geliştirecek, madde planında gerekli adımları atacak, sebep planında her ne varsa onları ifa ettikten sonra Allah Teala’ya tevekkül edecek. Ancak bu durumda hiçbir güç Allah’ın (ﷻ) kudreti önünde duramaz. Bunun içindir ki Bedir’de 314 Müslüman kendilerinden üç kat daha büyük küfür ordusunu hezimete uğratırken Huneyn’de çokluğuna güvenmesi ve içlerinden bazılarının “Artık bugün azlıktan dolayı mağlup olmayız.”[31] demesi üzerine 12 bin Müslüman, Hevazin ve Sakîf kabilesinden oluşan 4 bin kişilik kuvvet karşısında dağılmış, düşman hattında birkaç sahabiyle kalan Allah Rasûlü (ﷺ),gür sesiyle bilinen amcası Hz. Abbas’a (ra) “İnsanları çağır!” demesi üzerine Hz. Abbas’ın (ra) “Ey Huneyn’de ağacın altında Allah Rasûlü’ne (ﷺ) biat edenler, Peygamberin davetine icabet ediniz” çağrısını duyan sahabe “Lebbeyk Ya Rasulallah” diyerek geri dönmüş ve Allah Rasûlü (ﷺ) etrafında toplanmıştı.[32]

Kuvvet ve Tevekkül Rabıtası

Sebep olan kuvveti neticeye ihlas ve tevekkül taşır. Bu durumda bir Müslüman on-yirmi Mücahid iki yüz kâfire galib gelir. İhlas noktasında bir zaafiyet zuhûr ettiğinde ise nusret-i ilahinin tesir gücünde bir çekilme olur ve yüz Müslüman ancak iki yüz kafire galip olabilir.[33] Bu yüzden Müslümanlar muvaffakiyetin sebep planında olduğu gibi netice aşamasında da bir plan dahilinde hareket etmeye mecburdur. Bir devletin bekası için siyaseti adalet zemininde inşa etmek, memleketi mamur hale getirmek, iktisadi hayatı üretken kılmak, harb sanayisini tahkim etmek ne kadar mühimse iman, ilim ve fikir ocağı mesabesinde merkezler açıp desteklemek de o derece mühimdir. Hürriyet ve istiklal için minarenin yanında fabrika bacası da yükselmelidir. Allah Rasûlü (ﷺ) ulema gibi umerayı, harbiye erkanı gibi iktisatçıları Ravza-i Mutahhara’da yetiştirmiştir. Roma’dan ya da sair sistemlerden yardım istememiştir. Madde ve mana cephesi tevhid edildiğinde güç dengesi bir anda değişir, hezimet zafere döner. Çünkü Allah’ın (ﷻ) helak etme şekillerine hiçbir ordu karşı koyamaz: “Her bir despot yönetimi ve sorumlularını günahından dolayı cezalandırdık; kiminin üzerine taşları savuran fırtınalar gönderdik, kimini o korkunç ses yakaladı, kimini yerin dibine gömdük, kimini ise sularda boğduk.”[34] Tarihi süreçte fasıllara ayrılan HakBatıl mücadelesinde Hak çoğu defa sayısal manada bir üstünlüğe sahip olmamasına rağmen sonuçta galip gelmiştir.

Mucizeler Sebepleri Hükümsüz Kılar

Sebep zafer için olmazsa olmazdır. Lakin insan tevekkülü bırakıp sebebi kutsarsa, onu da sebebi de var eden Allah’ın (ﷻ) kudretini göremez. Bu yüzden mucizeler sebepleri devre dışı bırakarak insana sonucu sebebin değil, Allah’ın (ﷻ) yarattığını gösterir. Mucizeler, insana sürekli gördüğünden dolayı ülfet peydah ettiği hususiyetlerin sebep-sonuç ilişkilerinin tesadüfe ya da tabiat esaslarına(!) değil ilahi bir yaratmaya tabi olduğunu idrak etmeye çağırır. Eğer yakmanın sebebi olan ateş tek başına bir sonuç verseydi, Hz. İbrahim (عليه السلام) yanmalıydı; lakin tevekkül, sebebi devre dışı bıraktı. Her şeyi yakan ateş Hz. İbrahim’de (عليه السلام) selamet vasıtası oldu.

Hz. İbrahim’in (عليه السلام) ateşe atılmasında sebep var, netice yok. Bazen de sebep olmaz, müsebbeb olur. Sebep planında Hz. Adem de hem anne hem de baba, Hz. İsa da ise baba yoktu: “Allah nezdinde Îsâ’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu topraktan var etti; sonra ona “ol” dedi ve oluverdi.”[35] Hz. Adem’in (عليه السلام) anne ve babasız, Hz. İsa’nın (عليه السلام) ise babasız yaratılması insan gözüne çekilen sebep-sonuç perdesini yırtıp parçalar. Son tahlilde de bedihi bir hakikat olarak neticeyi sebebin değil, Allah Teala’nın yarattığını ilan ve isbat eder.

Ruhu’l-Kudüs

Allah Azze ve Celle’nin kainatta bir görünen bir de görünmeyen tasarrufları var. Yerin ve göklerin orduları O’nundur. Yoktan var ettiği gibi, bir anda bir şeyi hiç yaşanmamış gibi yok da edebilir. Hz. İsa’yı u baba yani madde planında sebep olmadan yaratan Allah Azze ve Celle, Rasûlü’nü Rûhu’l Kudüs ile destekledi.[36] Aslı “er-Rûhu’l-Kudus” olan “رُوحِ الْقُدُسِ ” mevsufun sıfata izafesinden ibarettir. Vahiy meleği olan Hz. Cebrail’e, “er-Ruhu’l-Mukaddes” denmesinin nedeni günahlardan mutahhar olmasından dolayıdır. Her ne kadar Müfessirlerimiz Ruhu’l-Kudüs’e farklı manalar verse de tercihe şayan olan Ruhu’l-Kudüs’ün Cibril olduğudur. Zira Mescid-i Nebevî’deki minberde müşrikleri hicvederek Allah Rasûlü’nü  (ﷺ) müdafaa eden Hassan b. Sabit’ le (ra) alakalı Allah Rasûlü şöyle buyurmuştur: “اللهمَّ أَيَّدْهُ بِرُوه القُدُس / Ya Rabbi onu Ruhu’ l-Kudüs ile güçlendir!” Efendimiz (ﷺ) Hassan b Sabit’le (ra) alakalı şu ifadeleri ile de Ruhu’ l-Kudüs’ün ne olduğunu tefsir etmiştir: “إِنَّ جِبرائيلَ مَهَكَ مَا دُمْتَ تُنَافِحُ عَنْ رسول الله صلى الله ءليه و سلم / Rasûlullah’ı müdafaa ettiğin müddetçe Cibril-i Emin seninle birliktedir.”

Cibril’e, insan bedeninin ruhla canlanması gibi dinin de onun getirdiği vahiyle dirilmesi hasebiyle “rûh” da denilmiştir.[37]

Allah Azze ve Celle’nin Hz. İsa’yı (عليه السلام) Cibrîl-i Emin ile teyit etmesi, risaletinin şahitlerini ve dinini ortaya çıkarması, öldürmek istediklerinde onu Yahudilerden koruması gibi hususları kapsar.[38]

İslâm Güzeli Nefis ise Şehveti Emreder

Allah (ﷻ) insanı darda bırakmamış, haramlar karşısında helaller yaratmıştır. Zinanın karşısında evlilik, faizin karşısında ticaret vardır. Nefs-i emmare harama, İslâm ise helale çağırır. Ramazan ayında İslâm oruç tutmayı, nefis yemek yemeyi, İslâm sadaka vermeyi, nefis fakirden yüz çevirmeyi, İslâm iffeti, nefis fuhşiyyatı, İslâm helal kazancı, nefis helal-haram bakmadan zengin olmayı emreder. İslâm, “Mümin erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.”[39] buyruğuyla adamların gözlerini haramdan sakınmalarını, nefis ise sefayı haram yollarda aramayı emreder. İslâm, kula kazandığından da harcadığından da mesulsün der. Nefis ise üretmeden kazanmayı, faizle insanların alın terini sömürmeyi emreder. İslâm, gıybet etmek ölü kardeşinin etini yemek gibi çirkindir diyerek ondan uzak durmaya çağırır. Nefis, gıybet meclisleri kurup insanlar hakkında onları rahatsız edecek cümleler kurmayı emreder. Nefislerine köle olan Yahudiler İslâm neyi emrettiyse zıddında, neyi yasakladıysa da aksi olanda saadet aradı. Bu da onları vahyi bırakıp hevalarına uymaya mahkum etti: “Her ne zaman size bir peygamber nefislerinizin hoşlanmadığı bir şey getirdiyse büyüklendiniz, kimini yalanladınız, kimini de öldürdünüz.”[40]

Tevazu ve Kibir

Azamet Allah Azze ve Celle’ye, tevazu ise kula mahsustur. Enbiya ve evliyanın en meşhur hususiyetlerinden biri tevazudur. Sahabe ile aynı yere oturan Allah Rasûlü’nün huzuruna ilk defa varanlar, onun kim olduğunu anlayamaz, “Eyne Muhammed”/ Muhammed nerede?” diye sorarlardı. Çünkü ibadet tevazuya, kibir Allah’tan (ﷻ) müstağni olmaya çağırır. Kur’an-ı Kerîm “Sana ölüm gelinceye kadar da Rabb’ine ibâdet et.”[41] buyurarak insana ölene kadar bedeniyle yere çömelip ruhuyla semaya yükselen bir hayatı yaşamayı emreder.

Ademoğlu sahip olduğu paraya, makama, şöhrete aldanıp bayağı bir sudan yaratılıp insan şeklini aldığını ve vakti geldiğinde ölümüne hiçbir gücün mani olamayacağını unutur. Çünkü kibrin sarıp sarmaladığı servet ve şöhret insana dünyada ebediyet düşüncesi verir. Mağrur adam bakar; lakin idrak edemez. Mezar taşlarını fi tarihinden kalıntılar olarak görür. Yarın ya da daha yakın bir zamanda öleceğini ve dostlarının kabri başına bir mezar taşı dikip zaman zaman selamlayacağını düşünemez.

Kadim zamanlarda Müslümanlar yeni şehirler kurarken merkeze camiyi koyar, bütün yollar camiye uzanırdı. Çocuklar her sokağa çıktığında ilk olarak camiyi görür, camiye koşardı. Ölenler cami avlusuna defnedilir, her gün beş defa namaza gidenler, girerken de çıkarken de mezarlıkta ölüleri selamlar, ölümü hatırlardı. Sanki mezar taşları dirilere: “Ben de dün senin gibiydim. Sen de yarın benim gibi olacaksın. Zenginle fakirin ne kefeni, ne de yattığı toprak farklı, gecekonduda yaşayan da ömrünü sarayda geçiren de aynı mezara giriyor. ‘Azan ve dünya hayatını ahirete tercih eden kişinin[42] yegane barınağı cehennem olacak[43]: “Rabb’inin huzurunda (hesap vermekten) korkan ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırana gelince onun barınağı da cennetin ta kendisidir.”[44]

Mezarlık

Genç Adam! Bu günden tedbirini al. Bil ki her amelinde Allah’ın (ﷻ) rızasını arayan ve o rızayı tahsil için mücadele verenler kazanacak , insanların beğenisini esas alan murailer kaybedecek . Modern zaman, insanın kalbine ölüm korkusunu hiçbir çağın insanında olmayacak bir dehşette yerleştirdi. İnsan, korktuğu ölümü gözden ırak tutarak ölmeyeceğini düşünmekte. Ölümü konuşmuyor, onu hatırlatan işaretleri görmek istemiyor. Bu yüzden milyonluk rezidanslarda yaşayanlar öldüğünde çocuklar evdekilerin ruh sağlığı bozulur endişesiyle babalarını hastane morgundan doğru mezarlığa götürüyor. Bize faniliği hatırlatan büyük hakikat olan mezarlığı şehrin uzak noktalarına gizleyerek kısa bir zaman sonra gideceğimiz yurdu bize bir fatiha okuyacak nesillerden koparmış olduk.

Perdeli Kalpler

Gözün görmesine mani olan göz kapağının kapanması değil, şeytanın kalbe düşürdüğü madde sevgisiyle göze çekilen dünya perdesidir. Perde, fâni ile bâki arasındaki farkı görmeye mani olur. İnsan bâkiyi bırakır, fâni olana bâki gibi sarılır: “Şehevî arzulara, özellikle kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir.”[45] Eşyayı doğru görmede hüner gözde değil, iradededir. Nefsine hakim olan bir insan âmâ olsa da ölümle, öleni bırakacak malın da mülkün de hükümsüz olduğunu görür.

Allah (ﷻ) körlükleri nefislerine mahkumiyetten mütevellit olan Yahudilerin Medine’deki muasırlarının neden vahye muhatap olamayışını, atalarına iktida bağlamında ifade eder. Samiri’nin izinde ilerleyen bir güruh Allah’a (ﷻ) ve yoluna düşman, düşmanlarına da dost olmaktan kurtulamaz. Bunun için Yahudiler kendilerine yöneltilen İslâm daveti karşısında “Kalplerimiz perdelidir!” dediler. Aksine inkârları sebebiyle Allah (ﷻ) onlara lânet etmiştir, o yüzden çok az inanırlar.”[46] dedi. Yahudilerin ifadelerini şu şekilde şerh edebiliriz: “Kalplerimiz yaratılıştan perdelidir. Muhammed’in sözleri neredeyse onlara hiç ulaşmaz. Bu yüzden kalplerimiz onları idrak edemez.” veya “ Kalplerimiz ilimle doludur. Başka da bir şey alamaz. Başkasının ilmine de muhtaç değildir.” ya da “Senin söylediklerinden bir şey anlamıyoruz, ifadelerin aklımıza yatmıyor” diyerek olumsuz karşılık veriyorlardı. Allah Azze ve Celle ise onların inkarlarının sebebinin fıtrî bir problem değil, yaşantılarına uymayan ilahi emirleri tekebbürle reddetmek, İslâm davetiyle sistemlerini tehdit eden Peygamberleri yalanlamak ya da öldürmek ve bütün bunların neticesi olarak da Allah’ın (ﷻ) rahmetinden uzaklaşmak olduğunu ifade etmektedir. Yahudi vahye karşı denize ağzı kapalı halde atılan necaset şişesi hükmünde olduğundan Medine’deki vahiy deryasından nasibdar olup temizlenemedi. Bütün zamanlarda tarih onu hile ve tuzaklarıyla andı; lakin sonunda hep hezimete uğradı.

Yahudi İslâm’dan önce vaki olan inkarı sebebiyle Allah’ın (ﷻ) lanetine uğramıştır. Ahlaka dönüşen bu lanet kuşaktan kuşağa taşındı:“Bu yüzden çok az inandı/çok azı iman etti.”[47] mealindeki ayet-i kerimede de ifade edildiği gibi Allah’a (ﷻ) iman edip Peygamberi inkar ettiler ya da İslâm’ın zahirdeki gücünden istifade edebilmek için sabah inanıp akşama reddettiler: “Ehl-i Kitap’tan bir grup şöyle dedi: “Müminlere indirilmiş olana gün başlarken iman edip günün sonunda inkâr edin. Belki onlar da dinlerinden dönerler.”[48]

İstikametini Yitiren Bir Millet

Yahudi alimleri vazifelerini îfa etmeyince fert fert değil -neredeysebütün bir millet olarak saptı. Gencinden yaşlısına, küçüğünden büyüğene kadar küfürde ısrar etti. “Onlar yoldan sapınca Allah da kalplerini (doğru yoldan) saptırdı. Allah, istikametten ayrılan bir toplumu doğru yola iletmez.”[49]

Allah (ﷻ) bir kulunu zorla delalete sürüklemez. Kişi Allah (ﷻ) yazdığından ya da kaderi olduğundan dolayı da asi olmaz. Allah Azze ve Celle kulunun asi olacağını ezelden bildiğinden dolayı onu “asi” olarak yazmıştır. Hz. Ömer (ra) içki içen bir adama “Niçin içki içtin?” diye sorunca adam: “Yemin olsun ki Ey Mü’minlerin Emiri! Bunu bana Allah takdir etti. Nasıl kaderimden kurtulabilirim ki?” deyince Hz. Ömer (ra) “Bu adama had cezasını iki defa uygulayın; Biri içki içtiğinden diğeri ise Allah Teala’ya iftira ettiğinde dolayı.” der. İşe gitmeyen, sürekli uyarılan, disipline verilen bir adam nihayet işten atılsa kendi kendini attırmış olur. Allah (ﷻ) da kullarına zulmetmez; lakin fasık olan birine de yardım etmez: “Allah, yoldan ayrılmış bir millete hidayet yolunu göstermez.”[50] Eğer Allah (ﷻ) kullarını günaha zorlarsa ceza, ibadete zorlarsa da “azap” batıl olur. Cevap kağıtlarının dağıtıldığı bir sınav, çalışanla çalışmayanı dengeleyeceğinden çalışana zulmeder. Halbuki şeriat nazarında “Mü’minlerden -özür sahibi olanlar dışında- oturup kalanlar, malları ve canlarıyla Allah yolunda cihad etmekte olanlara eşit olmazlar. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kıldı.[51]

Hülasa Yahudi, Allah Rasûlü’ne (ﷺ) inanmayarak Allah’la (ﷻ) irtibatı koparmış ve lanete uğramıştır. İslâm’dan sonra sürgünden sürgüne gitmiş, çoğu defa ancak kimliklerini gizleyerek varlıklarını koruyabilmiştir. Bugün Müslümanlar, Fas’tan Doğu Türkistan’a kadar büyük bir coğrafyaya hakimken Yahudiler, Müslümanların parçalanmışlığından hareketle ancak bir şehir hükmünde bir devlet kurabilmiştir. Mü’minler İslâm’ın ufkunda yeniden toparlandığında İsrail için Hayber’in kaderini paylaşmaktan başka çare kalmayacaktır. Batı, icatlarına baktı ve her şeyi sebepten ibaret gördü. Gücüne itimat etti. Allah’tan (ﷻ) müstağni olacağını düşündü. Neticede ailesi, okulu, cemiyeti dağıldı. İntihar oranları patladı. Şimdi o da Sovyetler gibi hızla izmihlal çağına doğru ilerliyor. İslâm dünyasının başına musallat olanlar da Müslümanlar esbaba tevessül etmesin diye onları oyalamakta. Bakara Suresi’nin 87. ve 88. ayeti kerimeleri bize Mü’minlerin sebeplere yalnız “esbab” varmış gibi sarılmalarını, tevekküle ise sebebler dairesinde hiç bir adım atılmamış gibi teslim olmaları gerektiğini tembih ediyor. Ne var ki dünyası için dinini satanlar (Bakara, 86) ve tekebbür hastalığına yaklananlar (Bakara, 87) bunu idrak etmekten mahrumdur. Hz. Musa’dan (عليه السلام) sonra yalnızca annesine nisbet edilen Hz. İsa’nın (عليه السلام) adının tasrih edilmesi (Bakara,87) ezilen, horlanan, aşağılanan Mü’minlere moral vermekte ve onlara Allah’ın (ﷻ) sebepler olmadan da neticeler/zaferler var edebileceğini


[1] Bkz. Nahl, 44

[2]

[3] Bakara, 87.

[4] Bakara, 86.

[5] İbrahim, 33.

[6] Fussilet, 37.

[7] İsra, 15.

[8] Enfal, 29.

[9] Enfal, 21.

[10] Enfal, 21.

[11] Bkz. İhsan Şenocak, Nuzûl-i İsa, Hüküm Kitap, İstanbul, 2018.

[12] Enbiya, 91.

[13] Tahrîm, 12.

[14] Tahrîm, 12.

[15] Meryem, 5-6.

[16] Meryem, 69.

[17] Şuara, 63.

[18] Talak, 3.

[19] İbn Sa’d, et-Tabâkâtu’l-Kübrâ, II, 24.

[20] İbn Sa’d, a.g.e. 21.

[21] Müslim, H. No; 1763.

[22] İbn Sa’d, a.g.e. II, 20.

[23] Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyame, 60.

[24] İbn Esîr, Usdu’l-Gabe, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiy-r ye, Beyrut, 1994, VII, 305; İbn Hacer, el-Isabe fî Temyizi’s-Sahabe,Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut, 1995, VIII, 375; Ebû Nuaym el-Isfahanî, Tehzib-u Hilyeti’l-Evliya, el-Mektebetu’l-İslami, 1998, I, 280.

[25] İbn Hacer, el-İsabe, II, 502;

[26] Ahmed, Müsned, III, 261; İbn Hacer, el-İsabe, II, 502

[27] Bkz. İbn Hacer, el-Isabe, II, 503.

[28] Necm, 39.

[29] Furkan, 77.

[30] Enfal, 60.

[31] Ebu’l Berekat eNesefî

[32] Bkz. Ebu’l-Berekât en-Nesefî, Medâri-d ku’t-Tenzîl ve Hakâiku’t-Te’vîl, Dâr-u İbn Kesîr, Dımeşk, I, 672.

[33] Enfâl, 65-66.

[34] Ankebut, 40.

[35] Al-i İmran, 59.

[36] Bakara, 87.

[37] Ebû Hayyan, el-Bahru’l-Muhît.

[38] Ebû Hayyan, a.g.e. Hadaik, II, 75.

[39] Nur, 30.

[40] Bakara, 87.

[41] Hicr, 99.

[42] Naziât, 37-38.

[43] Naziât, 39.

[44] Naziât, 40-41.

[45] Âl-i İmrân, 14.

[46] Bakara, 88.

[47] Bkz. Bakara, 88.

[48] Âl-i İmrân, 72.

[49] Saff, 5.

[50] Maide, 67.

[51] Nisâ, 95.

(Hüküm Dergisi 82. Sayı / Ekim 2019)

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.