FATİH’İN SON DERSİÂM’I: MUHAMMED EMİN SARAÇ

F

Kadîm zamanlardan geçen asra kadar, çocuklar erken yaşta medreseye kaydolur, İslâm harflerini öğrenir, her fenden kitaplar okur, metinler ezberlerdi. Ezberlenen metinler, hoca huzurunda takrir edilir, unutmamak için belli aralıklarla tekrar edilirdi. Bunları ezberleyerek yetişenler, icâzet alır, icâzet verir, zamanla halk nazarında ayaklı kütüphane olarak kabul görürdü.

Her soruya, bizzat ezberledikleri ibareyi okuyarak cevap vermeleri soranlar nezdinde güvenirliklerini artırırdı. Çok okur, çok düşünür, az yazarlardı. Yazdıklarından çok daha fazlasını bilirlerdi. Bu durum kendilerine soru sorulduğunda daha da zahir olurdu. Talebenin kaynağa ulaşmasını kolaylaştırmak için cevap verirken kitapların baplarını, fasıllarını hatta sayfalarını da zikreden alimler vardı. Eğitimde kitabî kültür yanında şifahî mirasın da önemli bir yeri vardı. Medreseler kapatılıp, alimlere okutma yasağı getirilince ilimdeki tevârüs durdu. İlim, sonraki kuşaklara taşınamadı. Tedrisattan uzaklaştırılan alimler evlerine çekildi, çocukları, sıra kitaplarını okumadığından babalarının dünyalarına giremedi, onları anlayamadı. Bu yüzden sadece onların züht ve takvalarından bahsettiler, babalarını farklı kılan ilimlerini sonraki nesillere aktaramadılar. Medresenin ilgası bizi İslâm dünyasından kopardığı gibi medeni birikimimizden de uzaklaştırdı. Birkaç ferdî zuhûr dışında ilimde tevârüs tarih oldu.

Emin Saraç Hocamız büyük hocaların ders halkalarından nasibdâr oldu. Ulemâ’yı hem kendi, hem de gelecek nesiller adına dinledi. Vâris oldu. Vâris olabilecek hocalar yetiştirdi. Yıllarca Fatih Camii’nde kudema usûlü üzere dersler okuttu. Fatih Medresesi’nin son fahri dersiâmı olarak iştihar etti.

Filistinli mücahid alim Muhammed Nemr elHatîb’i Medine-i Münevvere’ye her gidişimde ziyaret ederdim. Bir defasında kendisine İnkişaf mecmuasından bahsettim, söyleşi yapmak istediğimi söyledim. Soruların bir kısmını dinleyince gözleri doldu: “Bu soruları bana on beş yıl önce sormalıydın. Şimdi zihnimi toparlayamıyorum.” demişti. Kitabî bilgisi gibi şifahî müktesebatı da senet olan Emin Saraç Hocamıza daha çok sorular yöneltmeli ki vakit geç olmadan “türâs” tevârüs etsin. Okuyacağınız söyleşi bu amaca mütevazi bir katkı sunma gayesini gütmektedir.

EMIN SARAÇ HOCA ILE YAKIN DÖNEM İLIM VE FIKIR ATLASI ÜZERINE

Hafızlık

Soru: Hocam uygun görürseniz ilk olarak İstanbul öncesi tahsil hayatınızdan başlayalım?

İlk olarak memleketimizde hafızlık yaptık. Biz dört kardeş hafızlığı babamızda ikmal ettik. Doğrusu babamın o zamanki gayreti fevkalade bir hadiseydi. O günkü şartlarda jandarmaların baskısı vardı. Babamı kaç defa alıp götürmüşlerdi. Fakat O hapisten gece yarısı gelir-gelmez bizi kaldırır Kur’an okutmaya devam ederdi. Bizi evimizin yüksekçe yerinde yorganlara sarıp da hafızlık yaptırırdı. Çünkü dışarıdan birisi geldiğinde Kur’anlarımızı göğsümüzün üstüne koyup yorganın içinde uyuyor gibi yapardık.

Evimizin hemen üst tarafından yukarı doğru ormanlık gidiyor oralarda, dağlarda hafızlık çalışırdık. Babam hem fevkalade gayret gösterir hem de gözyaşları içinde dua ederdi: “Ya Rabbi evlatlarımızı din-i Mübîn-i İslâm’dan ayırma!” Bunları yapmak kolay işler değildi. Ben maalesef çocuklarımın hiçbirisini hafız yapamadım. Bu benim için bir yürek yarasıdır, inşallah torunlarım hafız olsunlar da hafız dedesi olayım diye niyaz ediyorum, beni sevenlerden bu hususta dua etmelerini istirham ediyorum.

Soru: İstanbul’a ne zaman geldiniz?

Kırk üç senesinde İstanbul’a geldik. O tarihte harp henüz bitmemişti.

İstanbul’un İlmî Durumu Soru: O yıllar itibariyle İstanbul’un ilmi durumu nasıldı, hala Osmanlı bakiyesi alimler tedrisata devam ediyorlar mıydı?

Efendim Fatih Camii’nde hocalar arasında konuşulurken birkaç defa işitmiştim. Dersiâmlardan sağ olan 60 kişi kaldı diye. Onların hepsi Sultan Abdülhamid devrinden kalan zevat olması hasebiyle senede 5-10 tanesi hocalıklarına işaret olarak tabutlarının üzerine sarık konularak ahirete gittiler. En son olarak Dersiâmlardan Bekir Hâki Efendi ahirete gitmiştir. Bekir Haki Efendi’den daha kuvvetli daha kudretli allâmeler geçmiştir bu diyardan. Bu konuda şunu da söylememiz gerekir: Dersiâmlar iki çeşitti. Mucîz dersiâmlar ve mücâz dersiâmlar. Nitekim mezar taşlarında görürüz, müciz dersiâm diye. Mucîz ne demektir? İcâzet vermiş olan dersiâm demektir ki bir icâzet asgari 15 senede verilir. Hoca Efendi “Nasara” (İslâmî tedrisatın ilk kitabı olan ‘Emsile’de çekimi yapılan fiil) ile başlar derse, devam eder, “Şerh-i akâid” bittikten sonra icâzet verir. En kısa zaman olarak Mustafa Sabri Efendi 12 senede icâzet vermiştir. İcâzet alan (mücaz) 51 talebenin merasimi 1321 senesinde, Fatih Camii Şerîfinde yapılmıştır. Onun bu talebelerinin en sonuncusu Niksar Müftüsü Said Efendidir, ondan çok malumat almıştım. Mucâz (icâzetli) dersiâmları ikinci tabaka olarak düşünürlerdi. Çünkü bir alim icâzet aldıktan sonra tedris yapıp da icâzet vermediyse onun fetvasıyla amel edilmeyecek kadar zayıf görürlerdi. Onlar ikinci tabaka alimlerdi, ta ki aradan zaman geçip de ilimleri artıncaya kadar. Çünkü ilim zamanla tekevvün eder.

Ali Haydar Efendi Hocamız, Kudûrî’den “rehin bahsini” çok güzel, inceden inceye anlatmıştı, baktı bana ve dedi ki: “Sen şimdi ‘bu adam bu meseleleri bu ibarelerden nasıl çıkardı’ dersin, biz de sizin gibiyken böyle düşünürdük, hatta Fatih Camii’nde bu dersleri okuttuğum zaman bu gün anladığım kadar derin ve dakik anlayamıyordum. İlim zamanla tekevvün eder.” Ali Haydar Efendi şu sözü her zaman söylemiştir: “Ben 6 yaşındayken okumaya başladım, okumaya da çok harisim, o günden beri günüm geçmemiştir ki, 5-6 saat derse bakmayayım kitap okumayayım. Buna rağmen her gün bir cehlimi keşfediyorum, her gün bir cehaletimi görüyorum, bu cehalet bitmeyen bir şeymiş.” O cehaletten bahseder, etrafına gelen insanları devamlı sûrette okumaya teşvik ederdi. Huzuruna gelen hoca efendilere sualler sorar, bilemedikleri zaman da “niye mütalaanızı zayıf tutuyorsunuz, niçin okumuyorsunuz?” diye serzenişte bulunurdu. Fakat bunu gayet güzelce yapardı. Geçenlerde yaşlı bir zat olan Mehmed Ali Bey’i ziyaret etmiştim, dedi ki, ben Onun meclisine gittiğim zaman hocalara öyle sert konuşurdu ki adeta kendi çocukları gibi, “niye okumuyorsunuz, niye gayret etmiyorsunuz” diye. Tabi ki onlara böyle hitab ederken onun neyi kasdettiğini onlar da gayet iyi biliyorlardı. Hatta Ömer Nasuhi Efendiyle nasıl konuştuklarını bilirim, “Ömer Efendi evladım, Ömer Efendi evladım!” deyişini çok iyi hatırlıyorum. Çünkü onun “Heyeti Te’lifiyye”de reis olduğu dönemde Ömer Nasuhi Efendi Kalem-i mahsûs’u yani başkatipi olarak çalışıyorlardı. Ali Haydar Efendi hocamızın riyasetindeki heyet, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’yi tekmil ve tanzim üzerine çalışıyordu. Çok esef ederdi, “O menkûlâtımızı ne ettiler, nerede zayi ettiler… O zaman çok şeyler ortaya koymuştuk, ne oldu o birikim.” derdi.

Üç Baş Medresesi

Soru: Ali Haydar Efendi’den okuduğunuz yıllar onun ahir ömrüne tekabül etmekte idi, yaşlılıktan dolayı ders verirken zorluk çeker miydi?

Ali Haydar Efendi hocamız sesi, sözü, neşesi yerinde bir insandı. Dersi tane tane anlatırdı, yüksek sesle konuşurdu, hatta biz herhalde kulakları duymuyor da onun için böyle yüksek sesle konuşuyor derdik.

Biz yazları birkaç ay memlekete giderdik. Mesela Ramazan’dan sonra gider kurbandan sonra geri gelirdik. Bir defasında biraz gecikmiştim, bana “niçin böyle haylazlık yapıyorsun talebe böyle haylazlık yapar mı?” diye biraz kızmış ve tembihte bulunmuştu. Bir defasında -hangi seneydi bilmiyorum-, memleketten döndükten sonra yine derse gittim, “hocam derse başlayacak mıyız?” diye sordum, ellerini şöyle yana açaraktan, “halimi görüyorsun ya, artık çok yaşlandım nefesim yetmiyor, bu sene ders okuyamayacağız.” dedi, ben de boynumu büktüm, cevap vermedim, döndüm. Ertesi gün, -bu günkü gibi hatırlarım- Üç Baş Medresesi’nde minarenin dibindeki odamızdayken, Hocamızın hanımı annemiz sabahın saat sekizinde kapıyı çaldı, “Efendi baban seni çağırıyor.” dedi. “Ne zaman geleyim?” deyince, “Her zaman geldiğiniz gibi öğlen namazında gelirsiniz.” dedi. Gittim. Hocamız -ellerini dizlerine vurarak- “ Dün akşamdan beri uyuyamadım, ben nasıl tâlib-i ilim olan bir kimseyi geri çevirdim, bu nefes bu bedende var iken nasıl talib-i ilmi reddettim” diye esef ediyor ve “Her kim ki, kendisine bildiği bir mesele sorulur da cevap vermekten istinkaf ederse, Allah Teâlâ ona kıyamet günü ateşten bir gem vurur.” hadisini okuyor, üzüntüsünü izhar ediyordu. “Hadi derse başlayacağız ve bu nefes bu bedende varken derse devam edeceğiz, ne kadar nefesimiz varsa bu yolda sarf edilecektir.” buyurdu.

Eşhedü billah (Allah şahittir ki ) böyle. Tek kişiye ders okuturken elli kişiye, yüz kişiye ders okutur gibi dikkat ve itina gösterirdi. Bu da bize bir misaldir. Biz bu fani hayata bir daha gelecek değiliz, ilim yolunda olan kimseler daima bildiklerini sarf etmekle mükelleftirler, yoksa Allah’tan çok büyük ‘itâb alırlar. Bizim en büyük vazifemiz ilmi neşretmektir, kainatın nizamı bu tedris meselesi üzerine bina edilmiştir. Kitabullah’ın Sünnet-i Rasûlüllah’ın neşri bunları bilen, okuyan kimselerin bu hususta mesai sarf etmesiyle mümkündür. Milletimizi ikaz etmek, onlara emanet-i ilahiyi ulaştırmak zarureti vardır, bundan dolayı herkesin kendi vazifesini bilmesi, okutmaya çalışması lazımdır.

Şifâ Dersleri

Soru: Bir dersinizde Ali Haydar Efendi’nin Kadı İyaz’ın “Şifâ-i Şerîf ’ini” ağlayarak okuttuğundan bahsetmiştiniz, şimdilerde ise bazı ilahiyatçılar Şifâ üzerine reddiyeler kaleme almaktalar. Ulemâ nezdinde Şifâ niçin yüksek bir değere sahipti ya da bu gün Müslüman modernistler niçin onu tenkit etmektedirler?

Ben tenkit ettiklerini duydum, ama nasıl tenkit ettiklerini okumadım, bilmiyorum. Herkes bir şeyler söylüyor. Ancak şunu söyleyebilirim; Buhârî, Müslim ve Şifâ, Kur’an-ı Kerîm’den sonra Müslümanların ellerinde en çok bulunan ve Hindistan’dan Magrib’e kadar her yerde okunan bir kitaptır. Mesela Mısır’da görmüştüm, Cami-i Hüseyni’de Mısır Müftüsü Mahluf gibi bir zat muayyen günlerde kürsüde Şifâ’dan okurdu. Medine-i Münevvere’de Babü’s-selâm’da Cafer Fakih Efendi’nin babası da Şifâ okuturdu. Yine Şifâ-i Şerîf İstanbul’umuzun her bir camiinde ders olarak okutulurdu. Fatih Camii Şerîfinde Hüsrev Efendi muayyen günlerde bu dersi verirdi.

Bu kitap ulemânın elinden düşmemiştir. Bu eser, üzerine pek çok şerhler yazılmıştır. Ulemâ bu kitabı, Rasûlüllah Efendimiz’in muhabbetini Müminlerin kalbinde canlı tutmak için en büyük amil olarak görmüşlerdir. Üzerinde ittifâk edilmiştir. Bizim bugünkü insanlarımız, Ulemây-ı İslâm’ın ittifâk ettikleri hususları batıl üzerinde yapılan ittifâklara mı benzetiyorlar?! Bunu nasıl söylüyorlar. Hayret ediyorum.

Soru: İstanbul’da başka kimlerden ders okudunuz?

Mısır’a gitmeden evvel Silistreli Süleyman Efendi’den bir hafta okuduk. Fakat onu takibata aldıklarından ders dağıtıldı. Sonra Gümülcineli Mustafa Efendi’den çok şeyler okuduk. Bu sırada Fatih Camii Şerîfi baş imamı Ömer Efendi’den, Husrev Efendi’den dersler aldık. Bu zatlar en çok ders okuduğumuz Hoca Efendilerdir. Allah hepsinden de razı olsun.

İSTANBUL’DA HÂLİDÎLİK

Soru: Sizin okuduğunuz yıllardan geçmişe doğru bakıldığında İstanbul’un sûfî yapısı nasıldı? Osmanlı’nın son anları ve Cumhuriyet’in ilk yılları itibariyle Nakşî-Hâlidîliğin İstanbul’daki meşhur 4 tekkesinin konumundan bahseder misiniz?

İsmet Efendi Tekkesi

Dört tekke deyince şunu anlayalım: Bunlar Nakşilerin Halidiyye kolu için adeta yeniden canlanma ve tecdid safhasıdır. Bu dört taneden birincisi Mustafa İsmet Yanyavi Tekkesi’dir. Bu zat Yanya kadısı iken hacca gider orada, Mekke-i Mükerreme’de aslen Erzincanlı olan Abdullah-i Mekki ünvanıyla ma’rûf olan zata intisab eder. Abdullah-i Mekki, Mevlânâ Halid-i Bağdâdî Hazretlerinin halifesidir. Kendisi, Mustafa İsmet Efendi’ye lazım gelen seyr-u sülûkünü yaptırır ve kendilerine “Kadılıkla değil, irşadla meşgul olacaksın!” diyerek onu İstanbul’a sevk eder. İstanbul’a ayağını ilk basan Hâlidî odur.

İsmet Efendi Tekkesi’nin devamı İsmail Ağa Cemaatidir. Mahmud Efendi’nin âl-i himmeti ve hizmetleriyle devam etmektedir. Hele şu camilerin mihrabına imam yetiştirme babındaki hizmetleri çok takdire ve tebcile şayan bir manzara arz etmektedir. Kadınların tesettüründeki dikkatleri, sünnet-i seniyyeye temessükteki dikkatleri, cidden memleketimiz için manevi bir destektir, Allah saylerini meşkur etsin derim.

Kaşgarî Tekkesi

Halidilerin ikinci kolu Eyüp’teki Kaşgari tekkesi- Kudemâ Meclisi 102 dir. Tekkenin postnişini Abdülhakîm Arvasî hazretleri idi. Tekkeler seddedildiği (kapatıldığı) zaman orada O vardı. Bu zat da ulemâ arasında şanı çok yaygın bir vaziyette idi. Hocalarımız kendisinin Bayezid Camii’ndeki tefsîr derslerinde gösterdiği kudret-i ilmiyeyi medh-u senâ etmekle bitiremezlerdi. Zaten medariste (medreselerde) ve mütehassisin medresesinde tasavvuf hocalığı yapmıştı.

Abdülhakîm Arvasî’nin tefsîr dersleri ile alakalı elimde bir yazı var. Bu yazı Hoca Efendinin hizmet için neler yaptığını, nasıl gayret gösterdiğini görmek ve ibret almak açısından çok mühimdir. Yazıda şunlar yazılı: “1337 senesi Receb’inde Bayezid Camiinde tefsîre Fatihâhan olduk. Sırf bu derse mahsus olarak vaz’ olunan kürsüde 1348 ve 1349 seneleri Ramazan ayları ile, -bir iki ders müstesna olmak üzere- her hafta Pazar, Salı ve Perşembe günleri bila fasıla (aralıksız) devam ederek işte biinayetillahi Teâlâ (Allah Teâlâ’nın yardımıyla) 1356 sene-i hicriyyesinde ki cem’an (toplam) yekün yirmi senenin ikmaline karib bir zamanda hâtime-i han ve’n-nâs olduk. Sûre-i Bakara’nın nihayetine kadar Ebûssuud Efendi Tefsîrinden, onu müteakib Kehf sûresi’nin başına kadar ibaresi selis ve leziz olan Nimetullah tefsîrinden, ondan sonrasını da tefâsîrin en makbul ve müşkili olan Beyzavi tefsîrinden okutulmuş ve hitama erilmiştir ki, bu sûretle tefsîrin kıraati pek az kimselere nasib ve müyesser olmuştur.

Bir müddet zarfında devam eden zevat sıcak ve soğuk demeyerek, bir kısmı hemen hemen yüzde doksanına, bir kısmı nısfına (yarısına), diğer bir kısmı da sülüsüne (üçte birine) devam etmişlerdir. Bu müddet zarfında bundan başka olarak Fatih Camii Şerîfinde birkaç sene Nimetullah, Ebûssuud ve Tâcü’t-Tefâsîr olan Huseyn-i Kâşifî’nin tefsîrlerinden ve yine Sinan Paşa Camii Şerîfi’nde birkaç sene Şir’atü’l-İslâm, Şifâ-i Şerîf ve Hulâsatü’l-vefâ fî ahbâri dari’l-Mustafa ve Üsküdar’da Yeni Cami’de birkaç sene ba’de’z-zuhr (öğleden sonra) muhtelif tefsîrler, Eyüp Cami-i Kebîrinde her Cuma ba’de’z-zuhr ve Ağa Camiinde her Cuma ba’de’l-asr (ikiden sonra), Arab Cami-i Şerîfinde birkaç ay, Yer altı Cami-i Şerîfinde bir iki ay, Kasımpaşa Cami-i Şerîfinde bir iki sene, Kadıköy ve Bakırköy camilerinde birkaç sene muhtelif tefsîrlere devam edilmiştir.” Bu yazı, Eyüp Sultan civarındaki Kaşgari Tekkesi son Postnişini olan es-Seyyid Abdülhakîm Arvasî Hazretlerinin İstanbul Cevamii (camilerindeki) şerîfesindeki hademât-ı merğûbe (saygıdeğer hizmetleri) ve meşkûresinin vesikasıdır. Hemşiresinin mahdûm-u mükerremi Ahmed Tevfik Bey Efendi bendelerine hediye etmiştir. Allah cümlesini garîk-i rahmet eylesin.

Bu yazıdan ibret alınacak husus şudur ki; bir hoca efendi başladığı bir hizmete kendisini nasıl veriyor ve bu kadar camileri ihyâ etmek gibi çok büyük bir vazifeyi ifa edebiliyor. Bizim eski hocalarımız vazifelerini işte böyle yapıyor ve camilerimiz onlarla böyle mamur oluyordu. Heyhat! Nerede şimdi…. Maalesef şimdikiler kısa mevzularda şuradan buradan birkaç kelimeyi alıp da kürsüde söylemeyi marifet sanıyorlar. Elleri kitap tutup da camilerde ders okuturlarsa milletimizin seviyesi o zaman yükselir.

Milletimizin ilmi seviyesi çok düştü. Hele bu günkü Türkçe ki maalesef, ne edebiyat kaldı ne ilmi bir üslup; o kelimelerle dini meseleler konuşulamaz. Yeterli olmazlar.

Manastırlı İsmail Hakkı Efendi’nin Ayasofya Camii Şerîfi’nin kürsüsünde ilka ettiği vaazlarını Eşref Edip neşretmiştir ki, o vaazlara bir bakalım da görelim güzel bir vaaz nasıl yapılır. “Ol evvelü Allah ol Ahiru Allah” diye başlar, zaman zaman veciz güzel beyitleri de tuluatından (aklına geldiği şekilde, hazırlanmadan) söylerdi. Yine Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı’nın hutbe kitabını alın da bir bakın. Mübarek her hutbe için o konuya uygun bir “hamdele” ve “salvele” okurdu şimdi ise bütün hutbeler aynı hamdele ile başlıyor, bu bile bizim ne derece iflas ettiğimizin göstergesidir.

Şu uydurma kelimelerle bu yüksek mevzular nasıl anlatılabilir?! Hal böyle olunca milletin de seviyesi düştükçe düşüyor. Zaten gazete lisanıyla vaaz da olmaz. Oranın kendisine has kelimât-ı merğûbesi/kelimât-ı kayyimesi vardır, kıymetli, edebi, zarif ifadeleri vardır, bunlara dikkat edilmesi lazım. Perişan hali gördükçe insanın yüreği sızlıyor.

Bahsettiğim ilmi güzellikler benimde şâhid olduğum hususlardandır, bunlar camilerimizde oluyordu, bunları elli sene öncesine kadar görüyorduk.

Soru: Siz Abdülhakîm Arvasî hazretlerine yetiştiniz mi?

Ben Abdülhakîm Efendi’nin kendisini görmedim ama mahdûm-u mükerremleri merhum Mekki Efendi’ye yetiştim. Kendileri çok faziletli, çok haluk, çok kıymetli bir zât-ı mükerrem idi. Fatih Camii Şerîfinde “Kâdî Tefsîri’ni” okutan zevattan, son dersiâmlardan olan muhterem bir zattır. Kudret-i ilmiyesi babasından da aldığı ders ve tahsilden dolayı kuvvetli idi. Nitekim kayınpederimin vefatından sonra taziyede bulunmak üzere -kendisi Kadıköy Müftüsü iken- bize uzunca bir mektup yazmıştı ki arabiyyül-ibâre (Arapça) olan bu mektup da kendisinin kudret-i ilmiyesini gösteriyordu. (Onun kayınpederim hakkında yazdığı taziye mektubunu da bulur yayımlarız inşaallah.) Ben onun torunu yaşında olmama rağmen bana o kadar iltifat ve ihtiram gösterirdi ki, bilmiyorum artık kayınpederimden dolayı mı, Ali Haydar Efendi Hocamızdan dolayı mı, veyahut ta Mısır’da tahsil gördüğümüzden dolayı mı? O, tevazu misali, zarafet timsali bir zât-ı muhterem ve mükerrem idi.

Arvasî ailesinden bir de Seyyid Şefik Efendi vardır ki, İstanbul’da Sultan Ahmed Camii Şerîfinde son hayatını imamlık yaparak bitirmiştir, o zatı da çokça ziyaret ederdik. Eyüp’te otururdu. O da meşâyihten, muhterem, mübarek, fazilet timsali bir kimseydi. Evet bu zevat, işte o devrin muhterem, mübarek insanlarındandır. Kaşgarî Tekkesi, tekkelerin kapatılmasıyla birlikte son bulmuştur.

Gümüşhanevî Tekkesi

İstanbul’daki üçüncü Halidi Tekkesi Gümüşhanevi dergâhıdır. Şam’dan Şeyh Ahmed b. Süleyman el-Huseynî el-Ervadî ismindeki zat İstanbul’a gelmiş ve Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî’yi irşad etmiş ve onu irşatla görevlendirmiştir. Nakşî tarikatının üçüncü Hâlidî kolunun kapısını açmıştır. İşte bu zât-ı muhteremin açtığı yol da İskender Paşa Camii İmamı Merhum Mehmed Zâhid Koktu Efendi ile devam ede gelmiştir. Bizim yetiştiğimiz Hasib Efendi, Abdülaziz Efendi ve Mehmed Zâhid Koktu Efendi ile devam eden ve Elhamdülillah hala müntesipleri ve cemaati bulunan üçüncü tarik de budur. Su kesilmiş değildir hala bu çeşmeler açıktır.

Kelâmî Tekkesi

Dördüncü Halidi Tekkesi şeyhi ise Erbil’den gelen Esad Efendi’dir. O zât-ı muhterem ki vaktiyle Şeyhul-İslâmlık makamında Meclis-i Meşâyihan reisi idi. Çünkü tasavvuf-tarikat, konularının bir nizamı, intizamı, usûlü, erkanı vardır. Esad Efendi Kelâmî Dergâhı’nda Postnişin idi.

Halidi kolunun dördüncüsü de işte budur. Bu yolun devamının da Sami Efendi, daha sonra Musa Efendi ondan sonra da Osman Efendi ile olduğunu görmekteyiz. İstikâmetli bir yol takib ettiklerini görmekteyiz. İnşallah füyuzatları müzdad olur.

Soru: Mahmud Sami Efendi ile alakalı hatıralarınızı da paylaşır mısınız?

Sami Efendi Merhum Kayınpederim Ali Yekda Efendiyle Kelami dergahında buluşmuşlar. Kayınpederim daha önce oradayken Sami Efendi, o zamanki eski usûlde Dâru’l-Fünûn’un Hukuk Mektebini bitirdikten sonra oraya gelmiş ve bir müddet orada kalmıştır. Bu sebepten kayınpederimle aralarında çok derin ve samimi bir meveddet (sevgi) vardı. Hayatları boyunca da bu meveddet devam etmiştir. Sami Efendi, bizim evimize zaman zaman gelirdi. Hatta geldiği zaman arkadaşlarını Fatih Camii’nde bırakır, yalnız başına gelirdi. Zaman zaman cemaatle geldiği de olurdu. Mesela bayramlarda geldiğinde cemaatle gelirdi. Geldiği zaman her ikisi de kanepenin üzerine diz üstü oturur, sessizce, yavaş yavaş, güzel güzel konuşurlardı.

Sami Efendi hazretleri kayınpederimin vefatından sonra da lütfen ve tenezzülen bize ziyarete devam etmişlerdir. Kendileri Medine-i Münevvere’de vefat etmişlerdir. Vefatından bir hafta önce hacc için Mekkelimâttandır (eserlerdendir). Kudemâ Meclisi 108 ke’ye gitmeden biz kendisini ziyarete gitmiştik, hatta elimi iki elinin arasına almış ve çok güzel sözler söylemişti. Allah o zât-ı muhteremle Cennet’te buluştursun derim.

Soru: Mehmet Zâhid Kotku Hazretleri ile alakalı neler söyleyeceksiniz?

Hepsinin de ayrı ayrı meziyetleri vardı. Zâhid Kotku Merhumun da bize bu yolu sevdirecek iltifatları olduğunu biliyoruz. Bizdeki meziyetten değil de, onların bizi bu iyi yollara sevketmek için çok güzel taltiflerini, bu yola dair teşviklerini, terğîblerini gördük, hepsinden Allah razı olsun derim. Bunlar sözlerle bitecek hususlar değildir.

Ali Haydar Efendi’nin Eseri

Malum Ali Haydar Efendi’den başlayıp buralara geldik. Ali Haydar Efendi hocamıza yaşadığı devrin meşayıhı çok hürmet gösterirdi. Sami Efendi defalarca ziyaretine gelir, saygıda kusur etmezdi. O da Sami Efendi’yi çok severdi. Hatta benim namazımı o kıldıracak diye çok ısrarla vasiyet etmişti öyle de oldu. Cenaze namazını Sami Efendi kıldırdı.

Abdülhakîm Efendi, Ali Haydar Efendi’yi ziyaret ederdi, Seyyid Şefik Efendi de ziyaret ederdi. Gerek Sami Efendi, gerek Mehmet Zâhid Efendi, gerekse Seyyid Şefik Efendi birbirlerini, özellikle de (yaşı , kemali ve fekâheti itibariyle)Ali Haydar Efendi’yi ziyaret Kudemâ Meclisi 109 ederlerdi. Bir de şunu söyleyelim ki fakihlikle sûfilîği bir arada cem eden Ali Haydar Efendi Hocamız bu yönüyle işin hâtimesidir diyebiliriz. Bu zatların her birinin üstün meziyetleri müsellemdir, fakat ondaki hususiyet bambaşkadır. Çünkü fekahat ilmî sahada en yüksek makamdır ki Ali Haydar Efendi o makamdaydı. Bugünkü insanlar iki kitap yazıp yazmadığını düşünüyorlar. Halbuki birçok ulemâmız da âsâr (eserler) bırakmamıştır. Onun eseri olarak sözlerinin tahakkuk ettiğini görüyoruz. O ilme teşvik ederdi, onun devamı olan İsmail Ağa Cemaati’nin de ilme temessük ettiklerini, ibadet ve taatlerine, istikâmetlerine ehemmiyetli bir şekilde ısrarla devam ettiklerini, seyr-u sülûklerini devam ettirdiklerini görüyoruz. Bu, onun için hem en büyük eserdir, hem de en büyük keramettir. Bir kişilik yemeği on kişinin yemesi bir kerametse de tek keramet bunlar değildir. Asıl insanları irşad edip hak yolda bir istikâmet vermektir. Bu, Allah’ın Ona olan ikramıdır. Yani Allah’ın ikramı olaraktan Onun sözleri havada kalmamıştır. Öyle olmasa ne o zaman ne de şimdi İsmail Ağa civarında bu kadar cemaat göremezdik.

47 senesinde ilk hacca gidenlerdendir Ali Haydar Efendi Hocamız. Hacdan geldikten birkaç gün sonra hocamızı emniyete götürdüler, sabaha kadar hesaba çektiler; “ İnsanlar niye senin etrafına geliyor, toplanıyor?” diye. O zaman bu da hesap mevzuu olmuştu. Neler geçirdi, ne haddelerden geçti bu yolun insanları. Çook gönülleri kırıldı … Çook rencide edildiler çook.

Osmanlı Ulemâsı

Soru: Hocam Beyazıt, Fatih ve Süleymaniye Medreseleri’nden, oralardaki alimlerin ilmi yeterliliklerinden bahsedersek neler söylersiniz? Onları, günümüz ilahiyatları ile kıyaslayabilir miyiz? Malum-u âlîleriniz Mustafa Sabri Efendi “Mevkifu’l-Akl”in mukaddimesinde, Fatih’in âlimlerinin Ezher’in ulemâsından çok daha üstün olduklarını belirtir. Bir devlet son anlarını yaşarken İslâmî ilimlerde bu derece başarılı ise bunun öncesi nasıldır? İlimde bu derece bir ihtişama nasıl ulaşmışlardı?

Bizim yetiştiğimiz alimleri, bugünkü gibi hatırlıyorum, onları temsil edecek hiçbir vasıf gösteremem. Sadece kendi şehadetimi söylüyorum ki, o medrese tedrisindeki kuvvet-i ilmiyeyi maalesef gösterememiştir bugünkü modern tedris. Bazı filizler görüyoruz, onların da zamanla birer çınar olmalarını arzu ederiz, temenni ederiz. Fakat bizim gördüğümüz, göçüp giden o alimlerin yerleri boştur. Yeni neslimiz darılmasın ama eslafımızda görülen kudret-i ilmiye bugünkülerde henüz görülmekte değildir.

İlmin iki ciheti vardır, birincisi kesb ile olur ki, bununla belli bir hadde kadar varılır, ikincisi ise kesbî ilimde gösterilen ihlasın semeresi olarak Allahü Teâlâ tâlib-i ilme vehbî bir ilim nasib eder ki bu ikisini de cem etme şerefi her zaman herkese müyesser olmaz. Nasib etmesini Cenâb-ı Hakk’tan niyaz ederiz. Çünkü bu memleket hakikaten fakihten mahrum, insan bila tereddüt (tereddüt etmeden) sözüyle amel edecek fakih bulmakta çok müşkilat çekiyor. Hele eskisi gibi İslâmî bir tatbikat olsa, İslâm hukuku tatbik ediliyor olsa eski kadıları bulacak imkanımız var mı? Bunlar birer yürek yarasıdır ama ümitsiz de olmayacağız.

Bekir Haki Efendi; “Ümidimizi kesmeyelim, bu millet velüddür, velüddür kardeş.” cümlesini söylerdi hep. İnşallah Rabbimin inayetiyle bu milletin bugün yetişmekte olan gençleri, ulemâmızın yerini doldurmaya muvaffak olurlar. Şahsen ben kendi çocuklarıma dua ettiğim gibi bu memleketteki ulûm-ü şeriyye tahsiline çıkmış insanların muvaffak olması için cân-ı gönülden dua ediyorum. Allahım kabul eylesin, hatta Arafat’ta bile buna dua etmişimdir:

“Ya Rabbi memleketimizdeki ulûm-u şer’iyye taliplerinin her birisini razı olacağın şekilde ilim tahsil etmeye, tedris etmeye ve neşretmeye muvaffak kıl.” diye. Hep duamız budur.

Soru: Hocam isterseniz biraz da Osmanlı’daki devlet adamı-ulemâ münasebeti hakkında konuşalım. Mesela Molla Gürani’nin, İbn Kemal’in zaman zaman Fatih ve Yavuz’a muhalefet ettikleri biliniyor. Bundan hareketle ilim adamları siyasî irade karşısında mutlak bir hürriyete sahiptiler diyebilir miyiz?

Elbette, elbette sultanların nezdinde ulemânın yeri o kadar mümtazdır ki ulemânın sözü önüne hiçbir zaman geçilmezdi. Onlar, ulemânın kadr-u kıymetini bilirlerdi. Yavuz Sultan Selim ki sözünü ikiletmeyen birisi, iktidar yıllarında 120 kişinin idamına hükmetmişti. “Şekâiku’n-Nu’mâniyye”de geçiyor bu hadise. Bunu, Şeyhü’l-İslâm İbn-i Kemâl duyar duymaz Sultan’ın kapısını çalıyor ve “Sultanım böyle bir karar vermişsiniz.” diyor. Yavuz, “Bunlar idari işlerdir, sizi alakadar etmez hazret.” deyince İbn-i Kemâl, “Zaten beni onlar alakadar etmiyor. Beni sultanımın ahiret alemindeki durumu alakadar ediyor.Ben ahiretin için geldim.” der ve bu söz derhal O’nun önüne geçer.

Yine Muhammed Zâhid Efendi’nin bir münasebetle yazdığı gibi, Sultan Abdülhamid zamanında bir kitabın toplatılmasına karar verilmiş, derhal Fatih’in iki tane hoca efendisi -ki birisi Tikveşli Yusuf Efendi, diğeri de Ahmed Ferhad-ı Rizevî. Bu yaşlı ulemâ- Sultan’ın yanına gidip “Efendim! Kitap halkın elinde yayılmış, bunu nasıl toplatırsınız!?” deyip, bunu güzelce izah edince Sultan Abdülhamid onların bu itirazını derhal itibara alıp o emri yürürlükten kaldırmış, böyle bir kararın çıkmasına sebep olanları da sürmüştür.

Sultan Abdülhamid ulemâya son derece ihtiram etmiş, onların sözlerine kıymet vermiştir. Hatta şunu da Kudemâ Meclisi 113 söyleyeyim ki, bu da Bekir Haki Efendi’nin sözüdür; “Yemin edebilirim ki, Hulefây-ı Râşidîn’den sonra bu Makam-ı Hilâfet’te Osmanlı hulefâsı kadar Rasûlüllah Efendimiz’in makamını temsil eden olmamıştır. Hatta buna Abbasi halifeleri de dahildir. Zira İmam Ahmed b. Hanbel bizim halifelerimiz zamanında yaşasaydı dayak mı yerdi, İmam Azam olsaydı hapse mi atılırdı? Onlar o alimlerin kıymetini bilmezler miydi? Abbasiler onların kıymetini bilemediler. Benim sultanlarımsa ulemâya azami derecede ihtiram ettiler”.

Sultan Abdülhamid

Soru:  Söz Abdülhamid’e gelmişken, malum-u âlîniz ki Hazret, ümmetin irfanını yüceltme adına etraflı çalışmalar yaptı. Bu çerçevede okullar açtı, bazı İslâm Klasiklerini tercüme ettirdi… Bu çalışmalar beklenen neticeyi vermiş midir?

 Elbetteki onun bıraktığı miras, o büyük harp olup ta o büyük tahribat meydana gelmeseydi nasıl netice vermezdi? Bu büyük harp ve büyük tahribatın olması ve Devlet-i Aliyyey-i Osmâniyye’nin perişan edilmesi, onun hazırladığı temelleri altüst etmiştir. O çalışmalar tam semerelerini vereceği zamanda bunlar olmasaydı bugün dünyadaki inkişaflar elbetteki bizde herkesten evvel ortaya çıkardı, zira çok kuvvetli eserler ortaya koymuştur, bunu çok defa ehlinden dinledik.

Soru: Sultan Abdülhamid’in Ehl-i Sünnet akidesine sahip bazı alimler tarafından tenkit edilmesini neye bağlıyorsunuz?

Mahza gaflete.

Soru:  Mustafa Sabri Efendi gibi allâmelerin İttihatçıların lokallerinde konuşmalarını, kısa bir müddet de olsa onlara taraftar olmalarını nasıl değerlendirmeliyiz? Aldatılmışlar mıdır?

Efendim Mustafa Sabri Efendi, çok kısa bir devre (o da gençliğin saikasıyla) hürriyet sevdasına heves ettiyse de çok kısa zaman sonra işi fark edip ittihatçılardan uzaklaşmış, uzaklaşmakla da kalmayıp onlara muhalif olarak Hürriyet ve İtilaf Fırkası diye bir parti de kurmuştur ki ömrü boyunca ittihatçılara karşı mücadele etmiştir.

Soru: Cemaleddin Afganî’nin İstanbul macerası ve Sultan Abdulhamid’in onu göz hapsinde saklaması hakkında neler söyleyeceksiniz?

Bu zat İslâm aleminin bir fitnesidir. Mısır’da Onun hakkında söylenenlerin ülkemizdeki ilim erbabı tarafından dinlenmesini isterdim. Onun hakkında Mısır’da çok şeyler söylenmiştir. Yakın zamanlarda Muhammed Kutup’tan işittim, dinler arası diyalog hakkında dermiş ki: “Üç tane din ‘ihvetün eşikka’ yani öz kardeştirler, birbirinden istifade etmelidirler.” İşte bu fikirleri dile getiren kişilerden biridir. Çok zeki bir insan olduğu muhakkak ama zekasını şeytani işlerde kullanmıştır. Onun üzerine çok şeyler yazıldı, çizildi, çok şeyler söylendi, hatta “Cemaleddin Afgânî fî Mizâni’l-İslâm” isminde bir doktora tezi hazırlandı ve neşredildi.

Soru: Müsteşriklerin ulemâyı etkileme noktasında Mısır’dakine benzer bir başarıyı İstanbul’da gösterememelerinin sebebi ne olabilir?

İslâm düşmanları her memlekete ayrı bir plan tatbik etmişlerdir. Mısır’da ilmi cihete çok ehemmiyet vermişler, burada ise idari, nizami işleri karmakarışık etmeye özen göstermişlerdir. İslâm düşmanları hilelerini çeşitli yerlerde çeşitli renklerde tatbik etmişlerdir.

Muhammed Zâhid Kevserî

Soru:  Son devir Osmanlı alimlerinden Zâhid Kevserî, İslâm Aleminde yeterince tanınıyor mu?

Şunu bilesiniz ki, bugün İslâm aleminde bizim son devir ulemâmızdan en çok tanınan Zâhidü’l-Kevserî ile Mustafa Sabri Efendi’dir. Zâhid Efendi hocamız sebebiyle beni arayan insanları bir saymaya kalksam hayret edersiniz. Bu yakınlarda Riyad’dan, Sana’dan, Mısır’dan, Suriye’den Cidde’den birçok telefon geldi. Bunlar hep Zâhid Efendi’nin talebesi olmamız münasebetiyle onun hakkında bilgi almak istiyor, Ulûm-u Nakliyye hususunda eserler bıraktığı için onu ve eserlerini tanımayı murad ediyorlar. Daha geçen hafta Zâhid Efendi aşıklarından İyad Ahmed Kuş isminde bir Kudemâ Meclisi 116 zat geldi ve bir hafta kaldı. Zâhid Efendi hocamız öyle feyyaz bir allâme idi.

Soru: Zâhid Kevserî’nin Te’nîbu’l-Hatîb’i, İhkâku’l-Hakk’ı, Fıkh-u Ehli’l-Irak’ı ve Hanefî imamlarıyla alakalı biyografi kitapları selefilerin iddia ettiği gibi mutaassıp bir Hanefî olmasına mı, yoksa Ehl-i Sünnet’in büyüklerine yapılan tahkir ve tezyife kayıtsız kalamayıp ihkâk-ı hakk talebinde bulunmasına mı hamledilmelidir?

Efendim o mutaassıp mıdır, değil midir? Bu hususun anlaşılması için, vefatından sonra Muhammed Ebu Zehre’nin, Makâlâtül-Kevserî’nin başında onunhakkında yazdığı uzunca mukaddime okunmalıdır. Ebu Zehre yazısında yirmiden fazla yerde “el-İmâm” tabirini kullanmaktadır. Yine meşhur alimlerden Yusuf Musa “Târîhu’l-Fıkhi’l-İslâmî” adlı eserinde Zâhid Efendi’den bahsederken taassup ne demek olduğunu açıklar. Taassup kelimesinin onun için kullanılması hiçbir sûrette mümkün değildir.

Devlet-i Osmâniyye’nin yıkılmasından sonra herkes ağzına geleni söylüyordu. Hatta “Osmanlı Devleti’nin yıkılmasının sebeplerinin başında onların Hanefî mezhebine olan sımsıkı bağlılıkları gelmektedir.” diyenler vardı. Zâhid Efendi, bu nevi yayınların yapıldığı bir devirde Hanefî Mezhebi’nin müdâfaasını yapmış, bu konuda her şeyi yerli yerince söylemiş, çok mühim bir vazife ifa etmiştir. Zâhid Efendi o sözleri söylemeseydi, malum herifleri susturmasaydı belki daha çok sözler söyleyeceklerdi. O bu konuda aksi söz söyleyen Mısır ulemâsını da susturmuştur.

Eşhedü billah bugünkü gibi hatırlarım; eş-Şeyh Muhammed Abdülvehhab Buhayri Hocamızın meclisindeyken hocalardan bir tanesinin “Hayır cemiyetlerine verilen zekat, yerine ulaşmıştır, pekala verilebilir” diye yazdığı bir makale okundu. Hocamız da kütüphanesindeki Makâlâtü’l-Kevserî’yi işaret etti, ‘Getir!’ dedi ve getirdim. Orada “Fî Sebîlillah” mevzuunda bir makale var, onu açtı okuttu. Arkadaşlar makaleyi okuduktan sonra hocamız “Bakınız şu makale ancak otuz tane mercii (kaynağı) hakkıyla mütalaa edip, onların hülâsasını meydana getirmek sûretiyle hazırlanabilir. Bu makaleyi yazabilecek ikinci bir kişi şu diyarda yoktur.” dedi ve şunu ilave etti -Eşhedü billah bu tabir Abdülvehhab Buhayri hocamıza aittir- “Dört yüz senedir yakın tarihimizde böyle muhakkik bir alim görmüyoruz.”

İşte Zâhid Efendi’yi vefatından sonra ehl-i ilim olan zatlar böyle anlatıyor, onların sözleri kafidir. “Cebr” Meselesi

Soru: Zahid Efendi’nin Mustafa Sabri Efendi ile münasebetinden bahseder misiniz?Mesela “Nazratun âbire” adlı eserinde yer yer ona iltifat eder fakat bir de hadisenin “cebr” boyutu var. Bu hususu istismar edenler, onları iki hasım gibi göstermek istemektedirler. Aralarındaki münasebet hakkında neler söyleyeceksiniz?

Son hayatlarında, arkadaşlar içinde onların arasında en fazla dolaşanlardan birisiyim elhamdülillah. O zaman Zâhid Efendi “el-İstibsâr” mevzuunu yazmıştı. Eserinde Mustafa Sabri Efendi’yi hem medh-ü senâ etti, hem de “cebr” mevzuunda onunla münakaşa etti. Din meselelerinde ahbablık olmaz. “Hakikat olduğu gibi anlatılır” diye bir tabir vardır. Bu meseleler bu şekilde yazılmıştır.

O günlerdeydi ki Mustafa Sabri Efendi’nin ailesi vefat etmişti. Rahmetli, ders vekili Ahmed Asım Efendi’nin kerîmesiydi. İskenderiye’de defnedildi. Mustafa Sabri Efendi torunlarının ve gelininin hizmetine kalmıştı. Osmanlı hanedanından Sultan Abdülaziz Han’ın torunu Şehzâde Şevket Efendi vardı. Şevket Efendi onu alır götürür, evladıyla beraber haftalarca evinde bakarlardı. Hatta -ben görmedim ama- Ali Yakup Efendi, “Şevket Efendi’nin çocuklarının Mustafa Sabri Efendi’nin el ve ayak tırnaklarını kestiğini gördüm.” demişti. Öyle hizmet ederler, onu çok severlerdi. Zaten nur parçası gibi bir kimseydi sevilmeyecek bir insan değildi, çok hoş güzel bir insandı.

O günlerde ben Mustafa Sabri Efendi’yi ziyaret için Şehzâde Şevket Efendi’nin evine gittim. Oturduk şuradan buradan konuştuk. Beni görünce sözler Tokat’a, Erbaa’ya, Niksar’a intikal ederdi. Bu minval üzere memleket konuşmaları yaptık. Ondan sonra dedi ki: “Zâhid Efendi’yi görüyor musun?” Dedim ki “Cuma günleri saat 9’da görüşüyoruz. O vakit benim mev’idim (onunla buluşma saatim) dir.” O gün günlerden çarşambaydı. Bana, “Yarın git Ona söyle ki, ben torunum Muvahhid ile beraber -ki torunu, Mimarizâde Muhammed Ali’nin oğludur- arabayla kapısının önüne kadar geleceğim fakat merdiven çıkamadığımdan evine giremem. (Çünkü o esnada seksen sekiz yaşında idi.) Zâhid Efendi teşrif etsin aşağıya da, Nil kenarına bir yere gidelim, konuşalım, muhabbet edelim istiyorum, sen git söyle!” dedi. Hemen gittim söyledim, Zâhid Efendi de memnuniyetle karşıladı. Ben de buna vesile oldum.

İşte (ihtilafa sebep olan) o kitaplar çıktıktan, konuşulanlar konuşulduktan sonra hepsinden sonra ben böyle bir şeye şâhidim. Allah için bunu söylüyorum. Ondan sonra Zâhid Efendi de çok yaşamadı, zaten Zâhid Efendi, Mustafa Sabri Efendi’den önce vefat etti. Bu hadise böyle iken onlara kavga yaptırmanın manası nedir Allah aşkına? Günahtır.

Soru:  İsterseniz biraz da Sabri Efendi ve Zâhid Kevserî’nin Mısır’daki ders halkalarından konuşalım, Onların derslerine kimler iştirak ederdi?

Biz her ikisinin de ahir ömürlerine eriştik. Onlar tedris için Ezher kürsüsüne çıkmadılar. (Çeşitli nedenlerden dolayı Ezher’de ders okutmayı uygun görmediler). Onların meclisleri tam bir ilim halkası idi. O meclislere gidenler onların ağzından çıkanları kati bir huccet sayarlar, kemal-i ihtiram ile derslerini dinlerlerdi. Zâhid Efendi bana Cuma günleri vakit ayırmıştı. Saat 9’dan Cuma namazına yakın bir vakte kadar muhtelif kitaplardan okurduk.

Soru: Sabri Efendi ve Zâhid Kevserî’nin Ali Haydar Efendi ile ne derece bir dostlukları vardı?

Burada iken bir araya geldiklerini bilmiyorum ama Mısır’dan döndüğümde Ali Haydar Efendi, Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid Efendi’den çok sorardı, onların halini öğrenmek isterdi.

Soru:  “Cemaleddin Afgânî-Muhammed Abduh ve Reşid Rıza çizgisini etkisiz hale getiren ve Ehl-i Sünnet ulemâsının önünü açan ikili Zâhid Efendi ile Mustafa Sabri Efendi’lerdir” dersek mübalağa olur mu?

Haşa, elbetteki olmaz. Mustafa Sabri Efendi o kimselerden bahsederken şunu da işittik: “Ben Türkiye’deyken bunları takdir ediyordum fakat buraya geldikten sonra Allah bir şerh-i sadr ihsan etti. Bu şerh-i sadr sayesinde çok ince şeylere muttali oldum. Allah’a hamd-ü senâlar olsun!” Bu konu daha uzun konuşulacak bir mevzudur ama ben buna girmek istemiyorum. Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid Efendi’nin onlar hakkında yazdıkları başkalarınınkilerden çok daha mühimdir. Bu konuda yazan başkaları da var, İskenderiye Üniversitesi hocalarından Muhammed Huseyn başta olmak üzere daha birçok kimsenin onlar aleyhinde yazdıkları var ama Mustafa Sabri Efendi ve Zâhid Efendi’nin yazdıkları hepsinin üstündedir. Onlar işi daha ince, daha mühim noktalardan yakalamışlardır. Son anlarını bilemiyoruz ama bu kişiler insanlara yazdıklarıyla çok yanlış şeyler bırakmışlardır. Mesela Muhammed Abduh’a kadar nasslar üzerinde çok uzak teviller hiç kimse tarafından yapılmamıştır. O öyle teviller yapmıştır ki onların hiç kimse tarafından kabul edilebilecek tarafı yoktur. Şunu söyleyelim ki ; kudret-i ilmiyyesi ve kalemiyyesi vardır fakat bunları çok yanlış şekilde kullanmıştır. Oradakileri bir kenara bırakalım bizim buradaki müfessirlerden Hamdi Efendi’nin Fil sûresi tefsîrinde Muhammed Abduh’u yerden yere çaldığını görmüyor muyuz?

Hocam ilim-irfân dolu bir konuşma oldu, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.