İDEAL İNSAN CEMİYET DÜNYA NİZAMI “BU KİTAP”TA

İ

Allah Azze ve Celle de Kitab’ı Kur’ân-ı Kerîm de tektir. Çünkü hakikat tektir. İnsan eliyle Tevrat’a, Zebur’a ve İncil’e beşer kelamı karışınca hepsi mutlak manada “Allah Kelamı” olma hususiyetini kaybetti. Bu yüzden üçü de Kur’ân-ı Kerîm’le nesh edilerek yürürlükten kaldırıldı.

Kur’ân-ı Kerîm; harf, kelime, cümle, mana ve ses itibariyle öyle muhteşem bir ahenk içinde geldi ki insanlar ve cinler onu dinleyince hayretten secdeye kapandı. Hakla batılı, geceyle gündüz gibi birbirinden ayırdı. Akideyle şeriatı, dinle devleti birleştirdi. İdeal insan, ideal cemiyet, ideal dünya nizamı onun buyruklarıyla tesis edildi.

 Kur’ân-ı Kerîm, Allah Azze ve Celle’nin düşünmek için yarattığı beynini ibtal etmeyen herkesin riyazi bir kesinlikle “Allah Kelamı” olduğunu anlayabileceği bir kesrette delillerle doludur: Düşmanlarını mislini telif etmekten âciz bırakması, beşeriyetin bütün sorunlarının çaresini kalın çizgileri ve mahrem noktalarıyla anlatan üslûbu, insanlar üzerindeki derin tesiri, tayin ettiği şartları yerine getirenlere şâmil olan vaatlerin gerçekleşmesi göstermektedir ki “Bu (Kur’ân), kendisinde hiçbir şekliyle şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır.”[1]

 Kur’ân-ı Kerîm mutlak hakikattir. Doğrulanmaya ihtiyacı yoktur. Bilimin sürekli değişme özelliğinden habersizmiş gibi konuşan nadanların bir kısmı bilimin Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok hakikatini tasdik etmesi karşısında irkilip kendine gelmekte; önemli bir bölümü de öğle vakti güneşin varlığına delil arayan âmâlar gibi inkârda ısrar etmektedir. Her şey gibi hakikate muhatab olmak da nasib meselesidir.

TARİH KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

İki ayette Allah Rasûlü’nün ﷺ ümmî olduğunu,[2] okumayazma bilmediğini haber veren Kur’ân-ı Kerîm’i dinleyen Mekkeliler, “Hayır! Muhammed okur-yazardır.” demedi, diyemedi. Çünkü toplum, Allah Rasûlü’nü ﷺ yakından tanıyor, her biri O’nun bir muallimden ders almadığını biliyordu. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’in tarihe dair verdiği haberlerin önemli bir bölümü Araplar tarafından ilk defa duyulmaktaydı. Allah Rasûlü ﷺ Yûsuf Sûresi’nde, Hz. Yusuf (عليه السلام)  zamanındaki devlet başkanından “Melik” diye bahsetmektedir. Halbuki Mısır deyince “Firavun”, İran deyince “Kisralık”, Roma deyince “İmpararatorluk”, Osmanlı deyince “Padişahlık” akla gelir. Ümmî olan ve hayatında hiç Mısır’a gitmeyen bir Peygamberin vahiyle irtibatı olmasaydı nasıl Mısır tarihinin kısa bir bölümünde devleti Firavun’un[3] değil de “Kral”ın[4] yönettiğini bilebilirdi.

Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Yusuf (عليه السلام)  zamanındaki yöneticiden “Firavun” olarak değil de “Melik/Kral” diye bahsetmesi, madde planında Allah Rasûlü’nün ﷺ bunu öğrenmesinin imkânsız olmasıyla birlikte düşünüldüğünde görülecektir ki Kur’ân-ı Kerîm’in isnadı yalnız ve yalnız -her şeyi bilen- Allah Azze ve Celle’yedir.

Gelecek Ve Kur’ân-ı Kerîm

Kur’ân-ı Kerîm geleceğe dair de ne söylediyse mutlaka tahakkuk etmiştir. Ebu Leheb “Tebbet Sûresi”nde haber verildiği gibi azılı bir İslâm düşmanı olarak öldü. Mekke’de Müslümanlar kendilerini korumaktan acizken onlara, “Galip gelenler kesinlikle bizim ordumuz olacak.”[5] buyurdu. Hiçbiri itiraz etmedi, “Kâbe’nin avlusunda namaz kılamazken nasıl Allah’ın ordusu cihana galib olabilir?” demedi. Sahâbe, Allah’ın ﷻ ordusu olmak için muhacir oldu, cihad etti, madde planında yapmaları gerekenleri kâmilen îfâ etti. Yemen’i, Mısır’ı fethetti, Anadolu’da fetihler yaptı. Hz. Ömer (ra) devrinde İran Sasani İmparatorluğunu tarihten sildi.

Mekke’nin Fethi

 Kur’ân-ı Kerîm’in gelecekle alakalı haber verdiği hususlardan birisi de Hicret’ten sonra Mekke’ye girişleri yasaklanan muhacirin Beytullah hasretinin dayanılmaz bir noktaya ulaştığı sırada Allah Rasûlü’nün ﷺ gördüğü bir rüya ve rüyanın hak olduğunu bildiren ayet-i kerime.

 Bir Kur’ân-ı Kerîm mucizesini daha ortaya çıkaran süreci şöyle özetleyebiliriz: Allah Rasûlü ﷺ hicretten sonra vebâlı (sıtmalı) bir belde olan Medine’de gurbetle acıyı iç içe yaşadı. Medine’nin Buthan Vadisi’nden acı ve pis bir su akardı. Şehrin havasına alışamayan muhacir, hastalanıp yataklara düştü; öyle ki namazlarını ayakta kılamaz hale geldiler.

Hz. Ebu Bekir (ra) ile azatlıları Amir b. Füheyre (ra) ve Bilâl-i Habeşî (ra) bir evde bulunuyordu ve hummaya tutulmuşlardı. Hz. Bilâl’in (ra) humma nöbetinden ayıldığında söylediği şu rubai muhacirin Mekke hasretini ne güzel dile getirmektedir: “Bilmem ki acaba bir gece daha Mekke Vadisi’nde çevremi ızhır ve kokulu celil otları sarmış olduğu halde geceler miyim? Acaba bir gün olur da (Ukaz’daki) Mecenne sularının başına bir daha varır mıyım? Acaba Mekke’nin Şame ve Tafil dağları bana bir daha görünür mü?”[6] Sonra şöyle devam etti: “Allah’ım! Şeybe b. Rebia, Utbe b. Rebia, Ümeyye b. Halef bizi vatanımızdan çıkarıp vebâ yurduna gelmeye mecbur ettikleri gibi sen de onlara lanet et! (Rahmetinden uzaklaştır!).[7] Hz. Bilâl’in (ra) hastalığın ve vatan hasretinin etkisiyle söylediği bu sözleri duyan Allah Rasûlü ﷺ acısını paylaşmakla birlikte ona şöyle dua etti: “Allah’ım! Bize Mekke’yi sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir. Yahut daha fazla sevdir.”[8] Medine güzeldi, fakat Hz. İbrahim’in (عليه السلام) kurduğu şehir Mekke en güzeldi. O en sevgiliydi. Yeni sevgiler ona nisbetle oluşacaktı. Bu yüzden sıtma hastalığının verdiği moral çöküntüsü içerisinde öfkesini dile getiren Bilâl’i (ra) dinleyen Allah Rasûlü ﷺ Rabbine yalvarırken ‘Mekke’yi sevdirdiğin gibi Medine’yi de sevdir.’ diyordu. Bu, aynı zamanda Bilâl (ra) vasıtasıyla ümmete duanın nasıl yapılması gerektiğinin de talimidir. “Hicret olmasıydı Mekke’de kalırdım.” diyen Hz. Aişe de vatan hasretini şu cümlelerle ifade ederdi: “Semayı hiçbir beldede yere Mekke’de olduğundan daha yakın görmedim. Mekke’deki gibi kalbim hiçbir şehirde mutmain olmadı. Ay’ı hiçbir yerde Mekke’de olduğu kadar güzel görmedim.”[9] Allah Rasûlü ﷺ de fetih sonrası şehirden ayrılma zamanı yaklaştığında Hazvere’de durup Mekke’yle şöyle dertleşecekti: “Yemin olsun ki ey Mekke! Allah katında yerlerin en hayırlısı ve en sevimli olanı sensin. Eğer beni çıkarmasalardı asla senden ayrılmazdım.”[10]

Feth-i mübîn:

 Hudeybiye Hicretin üzerinden altı yıl geçmişti ki muhacirin Mekke özlemi her geçen gün daha da artmakta, Allah Rasûlü ﷺ de Mekke’yi zarfıyla fethedeceği günü beklemekteydi. Efendimiz ﷺ Kâbe özleminin alevlendiği günlerde rüyasında ashabıyla birlikte korkusuzca gidip Beytullah’ı tavaf ettiklerini, ashabdan bazılarının saçlarını tıraş ettiklerini, bazılarının da kısalttıklarını gördü. Rüyayı öğrenen ashab çok sevindi, hemen o yıl Mekke’ye gireceklerini zannettiler. Efendimiz ﷺ bin küsur sahâbeyle birlikte umre yapmak gayesiyle Medine’den[11] yola çıktı. Allah Rasûlü’nün ﷺ gelişini haber alan müşrikler de umre yapmasını engellemek için hazırlık yaptılar. Efendimiz ﷺ Hudeybiye’ye ulaştığında müşriklerle elçiler aracılığıyla müteaddit görüşmeler yaptı. Nihayet Süheyl b. Amr ile arasında bir anlaşma akdedildi. Buna göre; Müslümanlar umre yapmadan Hudeybiye’den geri dönecek, gelecek yıl umre yapacaklardı. Müslümanların aleyhine gibi görünen bu anlaşma, “Büyük Fetih”in mukaddimesi oldu.

Allah Rasûlü ﷺ Kureyşle Hudeybiye’de anlaşma yapıp Medine’ye geri dönünce münafıklar, Müslümanlar arasında şüphe yaydı. Nihayet Allah Rasûlü ﷺ Mekke’ye gireceğini haber verdi. Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, ( لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّءْيَا بِالْحَقِّۚ لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ  ) Allah, Rasûlü’ne hakikate uygun rüyasında doğruyu bildirmiştir.”[12] ayet-i celilesini indirdi, Allah Rasûlü de onlara gelecek yıl umre yapacaklarını ve rüyasının hak olduğunu söyledi.[13] Sonraki yıl Allah Teâlâ, ashabıyla birlikte Mekke-i Mükerreme’ye girmeyi Rasûlü’ne ihsan etti.[14]

Allah Teâlâ, Efendimiz’in ﷺ Mescid-i Haram’a muhakak gireceğini ifade noktasında te’kid lam’ını/ل ,َtahkik için olan  لَتَدْخُلُنَّ  fiilinin sonundaki te’kid “nun”u getirmiştir. Buna göre ayet-i kerime, Hudeybiye gibi zahirde Müslümanların aleyhine görüldüğünden dolayı sahâbe-i kiramı son derece üzen bir musalahadan sonra, Mekke-i Mükerreme’ye Allah Teâlâ’nın haber verdiği gibi emanla girdi. Hiçbir güç Allah’ın ﷻ takdirine mani olamadı.

Kur’ân-ı Kerîm, Allah Rasûlü’nün ﷺ büyük bir hüzünle ayrıldığı Mescid-i Haram’a gireceğini haber verdi. Hudeybiye’den sonra Münafıklara hayal gibi gelen bu vaat bir yıl sonra gerçek oldu. İki yıl sonra da Mekke bütünüyle Müslümanlar tarafından fethedildi.

Kur’ân-ı Kerîm belli şartlara bağlı olarak neleri vaadettiyse şartlar yerine getirildiğinde mutlaka o vaatler gerçek olmuştur.

İLİM TARİHİ KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

Kur’ân-ı Kerîm, Fizik ya da Kimya kitabı değildir. İnsanın aklıyla bulacağı hususlardan ziyade büyük akıl sahiplerinin ihtilaf ettiği, hayretler içinde kaldığı, “Allah ﷻ âlemin yaratılışı, insanın dünyada oluş gayesi, diriliş, haşr, ahiret için dünyayı imar etmek” gibi hususlar üzerinde durdu. İlme, siyasete, ictimâîyâta, iktisada ahiret ayarı getirdi. İnsanın yaratılıştan sahip olduğu meziyetlerle değil, ahlak gibi sonradan elde ettiği hususiyetlerle bir kıymete sahip olduğunu söyledi.

Allah ﷻ, “İnsan ancak sa’y-u gayretinin sonucunu elde eder.”[15] buyurmaktadır. Kim çalışırsa Allah’ın ﷻ kâinat ayetlerini o okur, sırlarını o keşfeder. Kur’ân-ı Kerîm, insan bedeninden ruhuna[16] kadar beşeriyetin maslahatına olan her ilim dalında araştırma yapmayı emreder. Bu yüzden Fıkıh’ta (Hukuk) İmam-ı A’zam Ebû Hanife’yi, Hadis’te İmam Buhari’yi, Nahiv’de Sibeveyh’i, Kelam’da İmam-ı Gazzali’yi, Belagat’ta Cürcanî’yi, Tefsir’de Fahruddin Razi’yi yetiştiren İslâm müntesiblerini hayatın her alanında çalışmaya sevk etmiş, Müslüman âlimler insanlığın faydasına olan bütün disiplinlerde kurucu metinler telif etmişlerdir. Küresel güçlerin gönüllü işbirlikçilerinin idaresi altındaki Bilad-ı İslâm’da okutulan tarih kitaplarının asıl gayesinin emperyalistleri tazim etmek olduğundan dolayı “yalan”, hakikat; “masal” da tarih olarak okutulur. Uluslararası âdil bir mahkeme olsa ve Müslümanlar Batılılara patent davası açsa, Müslüman çocuklarına da büyük kâşif olarak tanıtılan Batılıların gerçekte kopyacı ya da hırsız olduğu görülecektir. Batı, XVII. yüzyıla kadar “hela”nın meşruyetini tartışırken Müslümanlar asırlar önce makinalar icat etmişti.

Modern mühendisliğin kurucusu kabul edilen İsmâil b. Rezzâz CEZERÎ, 1205’te tamamladığı“Kitâb fî marifeti’l-hiyeli’lhendesiyye” adlı eseri ile hendeseye büyük katkıda bulunmuştur. Cezerî; imal ettiği, kurulum ve kullanımını anlattığı mezkûr eserinde konik vanalar, kapalı kum kutularında pirinç ve bakır döküm, tekerleklerin balansı, ahşap şablon kullanılması, âletlerin kâğıttan maketlerinin yapılması, su akıtan savakların ayar edilmesi, çarpılmayı en aza indirmek için ahşabın tabakalar halinde kullanılması, gerçek anlamda emme borusunun kullanılması, suyunu belli bir zaman aralığı ile boşaltan kaplar ve daire sektörü dişlileri ve Avrupa mühendislik terminolojisine giren makine parçaları ile çığır açmıştır. Bunlardan bir kısmını Avrupa, yüzyıllar sonra kendi keşfetmiş gibi piyasaya sunmuştur. Kapalı kum kutuları ile döküm Avrupa’da üç asır sonra 1500 yıllarında başlamış, konik vanalardan ise 3 asır sonra ilk olarak Leonardo da Vinci (ö. 1519) bahsetmiştir. Cezerî’nin bahsettiği su saatinde seviye kontrol cihazına benzer ve buhar kazanlarında kullanılacak âletin patenti ise İngiltere’de 1784 yılında alınmıştır.[17] Sosyoloji’nin kurucusu kabul edilen Auguste Comte’den (ö. 1857) dört buçuk asır önce İbn Haldun (v. 1406) muhalled tarih kitabına yazdığı “Mukaddime” ile Sosyoloji’yi tesis etmiştir. Cebir ilmini icad ederek matematiği günlük hayatın içine sokan ilim adamı Muhammed b. Mûsâ HÂRİZMÎ’dir(v 850). Hârizmî; matematik, coğrafya ve astronomide kurucu isim kabul edilmiştir. Tıpta İbn Sina ve İbn Rüşd, coğrafyada çığır açan Muhammed İdrisî (v. 1165), siyaset biliminde İbn Bacce (v. 1139), astronomi, matematik, fizik, tıp, coğrafya ve tarih başta olmak üzere çeşitli alanlarda önemli eserler veren Bîrunî (v. 1061) Müslüman âlimlerden birkaçıdır.

Ne var ki işgal güçleri İslâm coğrafyasında kurdukları okullarda Müslümanların çocuklarına, “İslâm terakkiye manidir.” diye bir yalan öğretti. Sistemi de ilim üzerine değil, bu yalan üzerine bina etti. Bu yüzden mezun olan öğrencilerin önemli bir bölümü ya İslâm’a inanan fakat yaşamayan ya da hem inanmayan hem de düşman olan bireyler olarak milletin karşısına çıktı. Dedeleri ya da babaları kâfirler tarafından şehit edilen bir ümmetin çocukları ülkelerini işgal eden, sömüren, soykırım yapan, iffetleri çiğneyen Batı’yı medeniyet, İslâm’ı irtica olarak tanıdı. Bu yüzden 1940’lı yıllarda pek çok Müslüman evladını, “Yanımda kalıp çobanlık yapması okuyup da dinsiz olmasından evladır.” diyerek okula göndermedi.

Harf inkılabıyla tarihinden kopan, ecdadına ait eserlerin olduğu kütüphanelere ecnebi bir seyyah gibi giren talebeler mekteplerde anlatılan yalanları tesbit etme imkânına sahip değildi. Emperyalist devletler, İslâm ülkelerini pazarları olarak gördüklerinden imanlı ilim adamlarının farklı ilim dallarında büyük projeleri hayata geçirmelerine müsaade etmedi. Doğu’dan Batı’ya beyin göçü oldu.

İslâm’ın hâkimiyet yıllarında nasıl her alanda âlim yetiştiğinden habersiz olan gençler, Batı taklitçisi yönetimlerin tek mahareti kadını açmak olan politikasını muasır medeniyet seviyesi olarak gördü. Tarihin hiçbir döneminde beyinler geçen asırda olduğu gibi iflas etmedi.

İlk ayetiyle insanlara okumayı emreden, bunu da her şeyin okunmasına delalet etmesi için mefulünü hazfederek getiren Allah Azze ve Celle, sanki Mü’minlere şöyle demektedir: “Seni yaratan Rabbinin adıyla insanlığın maslahatı için ne gerekiyorsa onu oku.” O halde tarihte Müslümanların matematikte, fizikte, tıpta kurucu metinler yazan âlimleri çıkarmasına rağmen bugün bundan mahrum olmaları, Kur’ân okumaları sebebiyle değil; İslâmiyet’in ruh kökünden koparılmaları, Batı’yı tazim eden bir eğitim sistemi içerisinde yetiştirilmeleri, en yetenekli evlatlarını Batı’ya kurban vermeleri sebebiyledir.

Gazzali’den İbn Bacce’ye hayatın bütün şubelerini kuşatacak bir şekilde eserler telif eden ulemayı besleyen Kur’ân-ı Kerîm, elimizde ki Kur’ân’dır. O halde sorun Kur’ân’da değil; onu kapatan, buna mukabil Batı’nın yalanlarını nass gibi gören taklitçi kafadadır.

KÂİNAT KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

Hidayet kitabı olan Kur’ân-ı Kerîm’in kâinat ve insan bağlamında ibret almak için anlattığı hadisatta öyle mucizeler var ki yeni keşiflerle insanın idrak seviyesi arttıkça daha iyi anlaşılabilmektedir.

Dünya’nın Dönmesi

Kâinatı yaratan, yöneten, yaratmasının ve yönetmesinin insan tarafından anlaşılabilmesi için Kur’ân-ı Kerîm’i indiren Allah Azze ve Celle Dünya’nın dönmesiyle alakalı şöyle buyurmaktadır: “Dağları görürsün de onları öylece yerlerinde sabit duruyor zannedersin; hakikatte ise onlar yerküreyle birlikte, bulutların yürümesi gibi yürümektedirler.”[18] Allah ﷻ bulutlar nasıl hareket ediyorsa dağlar ve o dağları içinde barındıran dünya da aynı şekilde dönüyor, buyuruyor. On beş asır önce biri çıkıp da Dünya’nın döndüğünü söyleseydi onu mecnun kabul ederlerdi. Lakin Dünya’nın döndüğünü tesbit edecek hiçbir âletin olmadığı bir çağda ümmî bir peygambere gelen Kur’ân-ı Kerîm Dünya’nın hareket ettiğini haber verdi.

Bugün artık malumdur ki kendi ekseni etrafında saatte 1670 km hızla dönen Dünya, bu dönme işlemini gerçekleştirirken aynı zamanda 108.000 km hızla da Güneş’in çevresinde dönmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’in asırlar önce haber verdiği bu dönüş işlemini o günün fenniyle anlamak mümkün olmadığından müfessirler ayet-i kerimeyi zahir anlamın dışında te’vîl edip anlamaya çalışmışlardır.

Büyük Patlama

Felsefenin temel üç mevzusu Allah, âlem ve ruha dair sorulara filozoflar farklı cevaplar vermiş, bir sonrakinin “hakikat”i bir öncekinin “hakikat” dediğini tekzib etmiştir. Hz. Adem’den (عليه السلام), Allah’ın Son Rasûlü Hz. Muhammed’e ﷺ kadar bütün peygamberlerin Allah, âlem ve ruh bağlamındaki sorulara verdikleri cevaplar ise tarih boyu hiç değişmemiş, sonra gelenler öncekileri tekzib değil; tasdik etmiştir.

Materyalist çevrelerde XX. yüzyıla kadar hâkim olan kanaat, kâinatın sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. “Statik Evren Modeli” denilen bu kabule göre kâinatın herhangi bir şekilde başlangıç veya sonu yoktur.

Allah Teâlâ’nın “yaratıcı” olduğunu reddeden materyalist felsefeye göre kâinat, durağan ve değişmez maddeler bütünüdür

Maddeden başka herşeyin varlığını reddeden materyalizma, “Eğer kâinat yaratılmış olsaydı Allah tarafından muayyen bir vakitte ve yoktan var edilmeliydi.” demektedir. Big bang teorisi materyalizmanın iddialarını çökerten deney ve gözlemleriyle Dünya’nın bir başlangıcı olduğunu, büyük bir patlama ile yokluktan varlık âlemine taşındığını söyleyerek ateist çevrelerin masallarını çöpe attı.

Ayrıca ilmi keşifler göstermiştir ki kâinat, materyalistlerin iddia ettiği gibi sabit ve durağan değil; hareketli ve değişim içerisinde genişlemektedir. Bilimsel çevrelerin yeni denecek kadar yakın bir zamanda keşfettiği bu hususu Kur’ân-ı Kerîm on beş asır önce beyan etmiştir: “O inkâr edenler görmüyorlar mı ki bidayette göklerle yer birbiriyle bitişikken biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık.”[19] Big bang Kur’ân’ın söylediğini tekrar etmekte, yerlerin ve göklerin yaratıldığını haber vermekte, materyalizmanın masallarını reddetmektedir.

Kâinatın sürekli genişlemesi, bilimin “sıfır nokta” olarak ifade ettiği “yokluk”tan mütevellittir. Zaman tünelinde geriye doğru gidildiğinde genişleyen kâinatın sıfır noktaya müncer olduğu görülmektedir. Kâinatın o noktadan patlayarak oluşmasına big bang (büyük patlama) denmektedir.

Modern bilimin şu kadar laboratuvar çalışmasından sonra ulaşabildiği hakikati Kur’ân şöyle anlatmaktadır: “Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz.”[20]

Büyük patlama teorisi ve kâinatın genişlediğinin tesbit edilmesi, materyalizmanın maddenin varlığının ebediliği ve sabitliği fikrini çürütmüştür. Modern bilim tarafından ancak geçen yüzyılda keşfedilebilen bu hakikat, Kur’ân-ı Kerîm tarafından on beş asır önce haber verilmiştir. Bing bang, bilimi din haline getirerek İslâm’la savaşır bir yapıya dönüştüren, maddenin ezeliliğini savunarak yaratılışı inkâr eden çevrelerin hakikat dediklerinin hurafe olduğunu gösterdi, Kur’ân-ı Kerîm’i tasdik etti.

Dünyanın en ünlü ateisti kabul edilen İngiliz Filozof Antony Flew (ö. 2010), “Tanrı” hakkında bir kanıt ortaya çıkıncaya kadar ateizmin kabul edilmesi gerektiğini savunmuş, “Tanrı” kavramının anlamını eleştirmişti. Ancak 2004 yılında Tanrı’nın varlığını kabul ettiğini ilan etti.[21] Daha sonra da “Yanılmışım Tanrı Varmış” başlıklı eserini kaleme alarak ateizmi reddetti. Antony, yarım yüzyıldan fazla bir süre ateizmi açıklayıp savunan biri olarak niçin tanrıya inandığını şöyle izah etti: “Modern bilimin ortaya koyduğu dünya resmi, benim gördüğüm şekliyle bunu emrediyor. Bilim, doğanın Tanrı’ya işaret eden üç boyutuna ışık tutuyor. Bunlardan ilki doğanın kanunlara uyduğu gerçeği. İkincisi, hayat boyutu; maddeden kaynaklanan ve zekice organize edilip amaca yönelik hareket eden varlık boyutu. Üçüncüsü ise doğanın varlığı.” Kısaca Antony, kâinatın muhteşem tasarımı Allah Teâlâ’nın var ve bir olduğuna delalet ediyor, diyor.

Tanrı’nın var olduğunu kabul etmesinin bir paradigma değişimi olmadığını söyleyen Antony, “Republic” adlı eserinde Platon’un Sokrates için yazdığı gibi benim paradigmam hala aynı yerde: “İddianın götürdüğü yere gitmeliyiz.” der.[22]

Filozof için üç bilimsel araştırma alanının önemli olduğunu söyleyen Antony, şu üç soruya cevap arar:

Doğanın kanunları nasıl oluştu?

Bir fenomen olarak hayat, nasıl hayatın yokluğundan çıktı?

Kainat yani fiziksel olan her şey, nasıl var oldu?[23]

Tanrı’yı keşfetmesinin inancın değil, muhakemenin bir yolculuğu olduğunu söyleyen Antony,[24] Allah Teâlâ’nın dünyayı insan için bir yaşam merkezi haline getirmesini şöyle bir teşbih üzerinden anlatır: Bir sonraki tatilinizde bir otel odasına girdiğinizi, komidinin üzerindeki disk çalarda en sevdiğiniz albümden bir şarkının çaldığını, yatağın üzerindeki duvarda asılı çerçeveli resim, evinizdeki şöminenin üzerinde asılı resmin aynısı olduğunu, odaya en sevdiğiniz kokunun sıkıldığını hayal edin. Taaccüb içerisinde kafanızı sallıyor, nasıl bunlar bir araya geldi diyor ve hayretten valizler ellerinizden düşüveriyor.

Otel odasında bir anda dikkat kesiliyor, içeceklerin olduğu noktaya yöneliyor, kapısını açıp buzdolabına bakıyorsunuz; en sevdiğiniz içecekler, en sevdiğiniz kurabiyeler ve şekerlemeler. Hatta tercih ettiğiniz marka şişe suyu da var.

Ardından odaya göz gezdiriyor, çalışma masasının üzerindeki kitabı fark ediyorsunuz; en sevdiğiniz yazarın son eseri. Banyoya bakıyorsunuz. Kişisel bakım ve temizlik ürünleri, herbiri sanki sizin için özel olarak seçilmiş gibi tezgâhın üzerine dizilmiş. Televizyonu açıyorsunuz; en sevdiğiniz kanal ayarlanmış.

Otelde keşfettiğiniz her yeni şeyle bütün bunların bir tesadüf olabileceğini daha az düşünürsünüz, değil mi? Otel yöneticilerinin sizin hakkınızda bu kadar ayrıntılı bilgiyi nasıl elde ettiklerini merak eder, hazırlıklarına hayret edebilirsiniz. Hatta tüm bunların size ne kadara mal olacağını bir kez daha kontrol edebilirsiniz. Fakat kesinlikle birilerinin sizin geleceğinizi bildiğine inanacaksınız.[25] Antony Flew, bir otel odasında her şeyin kişinin arzusuna göre tertip ve tefrişi nasıl tesadüf değilse kâinatın da insan için kusursuz hazırlanmasının da tasadüf olmayacağını söyler.

MODERN TIP KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

İnsanı yaratan, vahiyle de nasıl yaratılış gayesine muvafık bir hayat yaşayacağını ona beyan eden Allah Azze ve Celle’nin ceninin anne rahminde geçirdiği evrelerle alakalı kullandığı ifadeleri tıp, henüz keşfediyor. Mustağribin “Arapoğlu’nun yaveleri” diye hakaret ettiği Kur’ân-ı Kerîm’in on beş asır önce ifade ettiği hakikatler yeni yeni anlaşılıyor.

İnsanın yaratılışını Kur’ân-ı Kerîm ve modern tıp bağlamında aşağıdaki başlıklar altında değerlendirdiğimizde Kur’ân’ın Allah’ın kelamı olduğu bedihi bir şekilde zahir olmaktadır. Tıp tarihinde ceninin gelişmesiyle alakalı ilmi nazariyelerinin en güçlüsü “bodur cenîn” nazariyesidir.[26] XVII. yüzyılda bulunan mikroskop 1940’larda gelişmiş haline kavuşana kadar ceninin bir tohumdan çıkan küçük bir ağaç suretinde geliştiği, ilk haliyle son hali arasında yalnızca büyüme noktasında bir farklılık olduğu zannedilmekteydi.[27]

Erkeğin Spermi, Kadının Yumurtası

Döllenmiş yumurtanın oluşum ve gelişim merhalelerini görüntüleyen cihazların keşfinden önce tıp otoritelerinin önemli ihtilaf mevzularından biri, insanın erkeğin sperminden mi yoksa kadının hayız kanından mı yaratıldığı idi. Modern tıp ise ceninin anne karnındaki gelişiminin bir defada olup bitmediğini, farklı evrelerden geçerek doğum safhasına geldiğini söylemektedir. Buna göre cenin hayız kanından yaratılmıştır. Sperm ise mayanın sütü dönüştürüp peynir yapması gibi bir işleve sahiptir. Sütü dönüştürüp peynir yapan maya gibi sperm de cenin üzerinde döllenme dışında başka bir tasarrufa malik değildir. Ne var ki 1775 yılına kadar Batı’da ilmine güvenilen hiçbir tıpçı ceninin, erkeğin sperminin kadının yumurtasıyla karşılaşmasının bir sonucu olduğunu söylememiştir.[28] Mikroskop geliştirilip ceninin yaratılma ve gelişme safhaları tesbit edilene kadar Kur’ân-ı Kerîm dışında hiçbir eser döllenmeden modern tıbbın anlattığı şekil ve muhtevada bahsetmemiştir. Yaratılmayla alakalı her iki görüşü de reddeden Kur’ân-ı Kerîm on dört asır önce insanın, erkeğin spermi ile kadının yumurtasının karışımıyla oluşan bir nutfeden yaratıldığını bildirmiştir.[29] İnsanın kadının rahminde “bodur ağaç” gibi değişmeden büyüdüğünün kabul edildiği bir zamanda Kur’ân-ı Kerîm, ceninin bir merhaleden başka bir merhaleye intikal ederek yaratıldığını haber verdi.[30]

Abd’li Anatomi Profesörü’nün Kur’ân’la Alakalı İtirafı

Yemenli Âlim Abdulmecid Zindani, ABD’li Anatomi Profesörü Marshall Johnson’a Kur’ân-ı Kerîm’in ceninin anne karnında bir anda değil, belli merhalelerden geçerek yaratıldığını ifade ettiğini söyleyince ABD’li bilim adamı, “Bu doğru olamaz.” der. Daha sonra ise ikili arasında şu çerçevede bir konuşma geçer. Zindani:

– Kur’ân-ı Kerîm’in miladi VII. asırda insanın anne karnında farklı merhalelerden geçerek yaratıldığını haber vermesi ayetlerle sabit bir mevzudur.

– Hayır! Bu doğru olamaz.

– Niçin bu hükmü veriyor, imkânsız olduğunu söylüyorsunuz? Kur’ân-ı Kerîm’in bu mevzudaki ayetleri son derece açıktır; “Sizi annelerinizin karnında, bir yaratılıştan sonra başka bir yaratılışla (halden hale geliştirip dönüştürerek) üç karanlık içinde yaratır.”[31] ; “Ne oluyorsunuz ki Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz. Hâlbuki O, sizi evrelerden geçirerek yaratmıştır.”[32]

Bu ayetleri duyunca sarsılan ABD’li bilim adamı biraz düşündükten sonra “Burada üç ihtimal var.” der ve şu hususları sıralar:

1. Ceninin merhale merhale yaratıldığını söyleyen Muhammed’in yanında yüksek teknolojiyle üretilmiş bir mikroskop ya da görüntüleme cihazı olmalıdır. Ondan istifade ederek cenin üzerinde araştırma yaptı, kimsenin bilmediği sonuçlara ulaştı ve bize bu bilgileri verdi.

2. Kur’ân’da bu bilgiler tesadüfen yer almıştır.

3. Muhammed, Allah’ın Rasûlü’dür. Abdulmecîd Zindani, ABD’li bilim adamıyla ihtimalleri teker teker münakaşa eder ve nihayet ABD’li, Kur’ân’ın i’cazını kabul etmek zorunda kalır.

Birinci ihtimale dair şunlar söylenebilir: Allah Rasûlü’nün ﷺ yaşadığı asırda insanlar ne büyüteçin ne de mikroskopun yapımı için gerekli olan sınaî alt yapıya sahipti. Ne Roma’da ne de İran’da mikroskop yapabilecek teknolojik bir alt yapı vardı. Buna göre Allah Rasûlü’nün ﷺ bir laboratuvar ortamında ceninin anne karnındaki evrelerini inceleyip merhaleleri tesbit etmesi daha sonra da bunları insanlarla paylaşması imkânsızdır.

Kur’ân-ı Kerîm’in ceninin evrelerinden bahsetmesi tesadüf olamaz. Zira Kur’ân-ı Kerîm bir değil, birden çok ayette ceninin evrelerinden mücmel ya da mufassal olarak bahsetmektedir. Mevzunun çok sayıda ayette tafsil edilmesi tesadüfî bir durum olamaz. Zindanî, ceninin anne rahminde geçirdiği devrelerden bahseden ayetleri okuyup izah edince ABD’li bilim adamı Kur’ân-ı Kerîm’deki malumatın tesadüfen olabileceği yönündeki iddiasının gerçeğe aykırı olduğunu itiraf etmek zorunda kalır. ABD’li Johnson, Kur’ân-ı Kerîm’deki yaratılışla alakalı bilgilerin tek isnat noktasının semadan gelen vahiy olduğu yönündeki üçüncü ihtimali kabul etmek zorunda kalır.[33]

Kur’ân’a Ve Modern Tıbba Göre Yaratılış Evreleri

Modern tıbba göre hamilelik, kadının son hayzı üzerinden on dört gün geçince başlar. Döllenmeden sonra geçen yirmi bir ile otuzuncu günler arasında “alaka”, “mudğa”ya dönüşür. Yirmi bir ve yirmi sekizinci günler arasında ise sinir sisteminin oluşumu başlar. Otuz beşinci günde ceninin üst bölgeleri, kırk ikide ise alt tarafları oluşur. Bir hafta sonra sırasıyla üst ve alt kaslar şekillenir ve kan dolaşımı başlar. Altıncı haftanın sonu, yedinci haftanın başı itibariyle çalışmaya başlayan kalp, insan hayatının sonuna kadar faaliyetine devam eder. Yüzün şekillenmesi sekizinci haftada tamamlanır. Bu arada ceninin gelişim süreci ise devam eder. On altıncı haftada (yüz yirminci günde) yeni bir yaratılış başlar. Bu da yirminci haftaya kadar sürer. Bu dönemde beyin, beynin üst bölgeleri ve sinir hücreleri oluşur. Cenin bu dönemde hayatta ihtiyaç duyacağı ve insanî fiilleriyle iradî tasarruflarını yerine getireceği bütün organlara sahip olur. Bunlarla da duygu, düşünme, hatırlama ve hayal gibi soyut ameliyeleri gerçekleştirir.[34]

Sağlam Karargâh

Nutfe, lugatta az ya da çok saf su demektir.[35] Istılahta ise erkeğin üreme hücreleri (sperm), kadının üreme hücresi (yumurtacık) ve aşılanmış yumurta anlamlarına gelmektedir.[36]

Kur’ân’daki kullanımda ise “nutfe”nin “zigot (döllenmiş hücre)” anlamı öne çıkmaktadır.[37] Kadınla erkeğin birleşmesinde erkekten ayrılan 200-300 milyon spermden ancak birkaç yüz tanesi yumurtaya kadar ulaşabilir. İlk temasa geçen hücre ise yumurtayı döller ve yumurta hücresi zarına tutunur. Birkaç dakika sonra dış zar birbirine kaynar. Bu sırada yumurta diğer spermlerin tutunmasına mani olabilmek için spermi içine çeker ve dışardaki spermleri uzağa iten kimyasal salgılar. Sonuçta içine başka spermlerin giremeyeceği bir zar oluşur ve bu zar gittikçe sertleşir. Sperm ve yumurta hücresinin tüp içerisinde birleşmesi yani döllenmesi sonrası oluşan yeni tek hücreye zigot (nutfe) adı verilir. Zigot bölünerek rahim içerisine doğru ilerler ve rahme yapışarak yerleşir.[38]

İnsanın bir ağaç gibi rahimde büyüdüğünün farzedildiği bir zamanda yaratılmanın bütün safhalarını ayrıntısıyla anlatan Kur’ân-ı Kerîm, spermin içeriye ondan başka hiçbir şeyin giremeyeceği korunaklı bir yerde zigota dönüştüğünü haber vermiştir; “Sonra onu (spermi) sağlam bir karargâhta yumurtanın içine girerek nutfe/zigot haline getirdik.” Zigotun sağlam bir karargâhta geliştiğini ümmî olan Hz. Muhammed’e[39] Allah Azze ve Celle’den başka kim bildirebilirdi?![40]

Nutfe İçerisinde Şekillenen Varlık

İnsanın saç ve göz rengi dahil olmak üzere yüzlerce karakteristik özelliği yumurtayla birleşen spermin içerisinde “nutfe” halinde iken vardır. Bilim adamları bu durumu ancak asırlar sonra tesbit edebilmiştir. Ceninin nutfe içerisinde ilk buluşmada insan olarak şekillendiğini bildiren şu ayetin, insanı yaratan ve ona şekil veren Allah’tan ﷻ başka bir güce isnadı söz konusu olabilir mi?! “Kahrolası (inkârcı) insan! Ne nankördür o! Allah onu neden yarattı? Nutfeden (bir damla sudan) yarattı da ona insan şeklini verdi.”[41] Ayete göre sperm cenine dönüşürken insan olmanın pek çok özelliğini taşımaktaydı. İğne ucundan daha küçük olan cenindeki özellikleri bir insanın miladi VII. asırda vahiy olmadan bilmesi tahayyül edilebilir mi?!

Cinsiyetin Belirlenmesi

Kur’ân-ı Kerîm, cenin nutfe halindeyken cinsiyetin belirlendiğini haber vermektedir: “Şüphesiz O, iki cinsi erkeği ve dişiyi, (rahme) atıldığında az bir sudan (meniden) yaratmıştır.”[42] Ayet, nutfenin (döllemiş hücre), spermin yumurtanın içine girmesiyle oluştuğunu bildiriyor. Bilim adamları -nutfenin bu döneminde- cinsiyetinin erkek mi, kız mı olduğunu ancak 1932’de icad edilen elektronik mikroskobun gelişmiş modelleriyle öğrenebildi. Kur’ân-ı Kerîm ise miladi VII. asırda sperm yumurtanın içine girdiğinde cinsiyetin belirlendiğini haber veriyor. Bununla alakalı yarım asır öncesinde yazılan tıp kitaplarıyla asırlar önce telif edilen tefsirler mukayese edildiğinde görülecektir ki pek çok müfessir cinsiyetin nutfe aşamasında şekillendiğini söylemiştir.

Nutfenin Yürüyüşü

Erkeğin spermi kadının yumurtasıyla birleştikten sonra nutfenin (döllenmiş hücre) rahme yerleşene kadar hareketi devam eder. Bu konuda Allah Rasûlü ﷺ şöyle buyurmaktadır: “Nutfe, rahimde kırk yahut kırk beş gecede yerleştikten sonra ona görevli melek gelir ve ‘Ya Rabbi, şu mahluk şaki mi olacak, said mi olacak?’ diye sorar. Bu iki halden biri yazılır. Melek tekrar ‘Ey Rabbim, erkek mi olacak yoksa dişi mi?’ diye sorar. Yine bu ikisinden biri yazılır. Ameli, yaşadığı müddet içinde yeryüzündeki ayak izleri, eceli ve rızkı hep yazılır. Sonra bunların yazıldığı sayfalar dürülür. Artık o sayfalara ne bir ekleme yapılır ne de onlardan bir şey eksiltilir.”[43] Bugün bilim adamları, spermin yumurtanın içerisine girdikten sonra nutfe olarak rahme doğru ilerlemesinin belli bir zaman devam ettiğini, rahme ulaştığında ilerlemenin durup nutfenin oraya yerleştiğini söylemektedir. Allah Rasûlü ﷺ ise asırlar önce spermin döllenmeden sonra rahme yerleşene kadar sabit olarak bir yerde durmadığını, cinsiyetin de bu süreçte yaratılıp melek tarafından yazıldığını belirtmektedir. Görüntüleme cihazlarının olmadığı bir zamanda Allah Rasûlü’nün ﷺ rahimlerdeki seyir ve istikrardan bahsetmesinin vahiyden başka bir dayanağı olabilir mi? Allah Rasûlü’nün ﷺ nutfenin her iki döneminden haber vermesi göstermektedir ki Kur’ân-ı Kerîm gibi Sünnet-i Seniyye de vahiydir. Bir farkla ki Kur’ân, vahy-i metluv; Sünnet ise gayr-ı metluv’dur.

Kadınlar Sizin İçin Bir Tarladır

Nutfe rahim duvarını yarar ve açılan toprağın içine giren tohum gibi rahme dahil olur daha sonra içeriye doğru çekilir ve üzeri örtülür. Bu yüzden tıp ve anatomi kitapları bu dönemi “ekim dönemi” olarak isimlendirir. Tıpçılar rahmin bu halini içerisine tohum ekilen toprağa benzetmektedir. Kur’ân-ı Kerîm bilim adamlarının yakın bir zaman önce gözlemleyebildiği bu ilişkiyi asırlar önce haber verdi ve “Kadınlarınız sizin için bir tarladır.”[44] buyurdu.

Ayette “Men” Yerine “Ma”Nın Kullanılmasındaki Mucize

“Allah her dişinin karnında ne taşıdığını, rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını bilir. O’nun katında her şey bir ölçü iledir.”[45] 51Sperm yumurtanın içine girdiğinde ceninin cinsiyeti belli olmasına rağmen ayette akıllı varlıklar için kullanılan “من ” yerine akılsızlar için olan “ما” kullanılmış ve “ اَللّٰهُ يَعْلَمُ مَن تَحْمِلُ كُلُّ اُنْثٰى ” denilmemiştir. Bununla ise “nutfe”de yaratılan saç renginden göz şekline kadar kitaplık çapta özelliklere nisbetle cinsiyet sıradan bir hâdisedir. “ما “ile buna işaret edilmektedir.

Rahimde Eksilme Ve Artma

Annenin yumurta ve babanın sperm hücresi döllenip birleştikten sonra bölünerek çoğalır. Daha sonra bir kısım hücreler plasentayı(bebek eşi) oluşturur, geri kalanlar da farklılaşarak bebek tarafını oluşturur.[46] Ayette zikredilen “eksiltme” bebek eşinin oluşması sürecindeki bölünmeyi ve buna bağlı olarak “nutfe”deki ayrılmayı;  “وَمَا تَزْدَادُۜ” artırmak ise geride kalan nutfenin büyüyerek çocuğun oluşmasını anlatmaktadır. Nitekim “nutfeden” ayrılan “bebek eşi” yarım kilo ağırlığında kalırken nutfe büyüyüp çocuk olur. Kur’ân’ın, nutfeden ayrılıp “bebek eşine” dönüşen hücrelerin kopmasıyla yaşanan küçülmeyi, geri kalan kısmın ise büyüyerek bebek olmasını haber vermesi mucizeden başka bir şekilde izah edilemez.

“Alaka”daki Mucize

Nutfe belli bir zaman sonra “alaka”ya dönüşür. Nitekim Allah Teâlâ, “Sonra o nutfeyi alaka (yapışan şey) haline getirdik.”[47] buyurmaktadır. Bu, ceninde yaşanan ikinci büyük dönüşümdür.

Lügatta “alaka” bir şeye tutunmak ve yapışmak anlamına gelir. Her çeşit kana “alaka” dendiği gibi kelimeyi “donmuş kan” olarak anlayan müfessirler de vardır.[48] Alak Sûresi’nde yaratılma bu ikinci merhaleye isnat edilerek insanın “alak”tan yaratıldığı haber verilmiştir.[49] Arapça’da sülüğe de “alaka” denir. Bir “alaka” olan ceninle sülük arasında şöyle bir münasebet vardır. Göletlerde yaşayan sülükler su içerken koyunların ve sığırların ağzına yapışarak kan emerler. Suyun içindeki “alaka”nın konumu ne ise nutfeden “alaka”ya dönüşen ceninin durumu da odur. Zira cenin de alaka da su ile kuşatılmıştır.

Sudaki “alaka” ineklerin ağzına yapışarak, kadındaki “alaka” da rahme yapışarak kan emer. Nutfe’nin “alaka”ya dönüşüp rahme yapışmasını ve sudaki “alaka” gibi kanla beslenmesini, bu yüzden de “alaka”ya benzetilerek bu ismi almasını, insanı yaratan Allah’tan başka bir gücün Allah Rasûlü’ne ﷺ öğretme imkanı var mıdır?!

“Mudğa”daki Mucize

“Çiğnenmiş bir parça et”[50] anlamına gelen “mudğa”, ceninin “alaka”dan sonraki merhalesine verilen addır. Bu dönemde “alaka” üzerinde sanki dişlenmiş gibi bir görüntü oluşur. Emriyolog Kîb Mor, mudğa ile çiğnenen bir şey arasındaki benzerliği gösterebilmek için yerden bir parça toprak alır, dişleriyle çiğner sonra da onu, mudğanın yanına koyarak şöyle der: “Bu, ceninin ‘mudğa hali’ diğeri ise dişlerle çiğnenerek yapılan mudğa.”[51] Mudğa ağızda çevrilen bir çiğnem gibi bir şekilden başka şekle girer; lakin üzerinde diş izlerine benzeyen işaretleri hep muhafaza eder. Bir pirinç tanesinden çok daha küçük olan ceninin çiğnem şeklinde olduğunu Allah Rasûlü ﷺ tıbbî cihazların olmadığı bir dönemde vahiyden başka hangi yolla “nutfe”nin çiğnenmiş et parçası şeklinde olduğunu öğrenip ona “mudğa” diyebilirdi?!

Ceninin kemikleri de bu “mudğa”dan neşet eder. Kur’ân-ı Kerîm bu durumu şu şekilde anlatmaktadır: “Alakayı mudğa (bir çiğnem et) yaptık, bir çiğnem eti kemik(lere) çevirdik (ve) o kemiklere de et (kaslar) giydirdik.”[52]

“Bütün Unsurları Henüz Yaratılmamış Bir Cenin” İbaresindeki Mucize

Mudğa” bir anda kemiğe dönüşmez. Bir kısmında hücreler tam olarak şekillenmezken diğer bölümünde insan cisminin esasını teşkil eden mudğa nihâî aşamaya yaklaşır. Kur’ân-ı Kerîm bu durumu şöyle izah etmektedir: “Biz, gerçekten de sizi(n her birinizi) topraktan, sonra zigottan, sonra alakadan, sonra (temel özellikleriyle) teşekkülü tamamlanmış ama (bütün unsurlarıyla) henüz tamamlanmamış bir ceninden yarattık.”[53] Cenin bu haldeyken onda organların bir kısmının teşekkül ettiğini diğerlerinin ise henüz ortaya çıkmadığını ümmî bir Peygamber’in haber vermesi mucizeden başka nasıl izah edilebilir?!

Kırk İki Gün Hadisindeki Mucize

Altıncı haftanın sonuna geldiğinde pirinç tanesinden daha küçük olan ceninde beyin, gözler, ağız, iç kulaklar, kalp, akciğerler ve sindirim sistemi şekillenmeye başlar. Bu dönemde ceninin kulakları küçük nokta şeklindedir. Kol ve bacakları da şekillenmeye başlamıştır. Mikroskopla on binlerce defa büyüterek gözlenebilen yaratılış evrelerini Allah’ın vahyi olmadan Hz. Muhammed’in ﷺ öğrenip haber vermesi mümkün müdür? Allah Rasûlü’ne ﷺ anne rahmindeki çocuğa dair hangi görüntüler getirildi de şöyle buyurdu: “Nutfenin anne rahmine düşmesinin üzerinden kırk iki gün geçince Allah Azze ve Celle ona bir melek gönderir, “mudğa”ya insan şekli verir, kulağını, gözünü yarıp ortaya çıkarır, cildini, etini ve kemiğini oluşturur.”[54]

“Kemik Önce Yaratıldı” İfadesindeki Mucize

Yakın zamana kadarki tıbbî eserlerde ceninde önce etin sonra kemiğin yaratıldığı belirtilirdi. Lakin Kur’ân-ı Kerîm, “Etten kemikler yarattı.”[55] buyurarak kemiğin önce olduğunu haber vermiştir. Allah ﷻ daha sonra bu kemiklere adale giydirdi.

Bir İngiliz üniversitesinde hoca önce etin sonra kemiğin yaratıldığını anlatmış, yıllar sonra kemiğin önce yaratıldığını keşfedince derste öğrencilerine önemli bir buluşa imza attığını, kemiğin önce yaratıldığını söyleyince talebeler arasında bulunan bir Müslüman “Hocam! Kur’ân Kerîm bunu on dört asır önce haber verdi.” deyince hoca bunun imkânsız olduğunu söyler, nihayet talebe İngilizce bir mealden okuyunca hoca önceliğin Kur’ân’a ait olduğunu kabul eder.

Ruhun Yaratılışındaki Mucize

Kemiklere adale giydirildikten sonra ceninde yeni merhale başlar. Bu merhalede cenin gelişmeye, beden de büyümeye devam eder ve nihayet ruhu taşıyacak bir yapıya ulaşır. Ayette geçen( ثُمَّ اَنْشَأْنَاهُ خَلْقاً اٰخَرَۜ ) terkibi  Allah Teâlâ’nın cenini başka bir şekilde inşa edip ruhu ona yerleştirmesi anlamındadır. Bu merhalenin iki önemli hâdisesi, cenînin maddi manada gelişiminin devam etmesi ve ona ruh üflenmesidir. Bu yüzden Allah Teâlâ bu hâdiseyi şöyle ifade buyurmuştur: “Nihayet onu bambaşka bir yaratık halinde inşa ettik.”[56] Kâinatta hiçbir şey maddeden ve ruhtan yaratılan insana benzemez. O, Kur’ân’ın haber verdiği gibi bambaşka bir varlıktır; hayvan doğar, büyür, gelişir, hayvan olarak yaşar ve hayvan olarak ölür. İnsansa büyür, dâhi, âlim, mütefekkir, muslih, kâşif ve mucid olur. Çünkü o ruhuyla bambaşka bir varlıktır. Bugün bilim, ceninin maddi oluşum safhalarının hangisinde his ve duyguların devreye girdiğini, ruhla bedenin ne zaman ve nasıl birleştiğini bilmekten âcizdir. Bu yüzden yaratılışa dair tasnif ve tayinler yapılırken hala pek çok meselede susan Tıp ve Biyoloji, Kur’ân-ı Kerîm’i dikkate almalı ki keşif yolculuğunda mesafeler daha hızlı kat edilsin. Bilim önüne mani olarak konan evrimci tabuları yıkar, Allah Teâlâ’nın “cenini bambaşka bir yaratık olarak inşa ettiği”ni[57] haber verdiği dönemi, cenine “dört ayın sonunda ruh üflendiği”ni bildiren hadisle birlikte okursa taassub kaybedecek, ilim ve irfan kazanacaktır.

BELAGAT KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

Kur’ân-ı Kerîm’in her ayetinde insanı onun bir benzerini telif etmekten âciz bırakmasının (i’cazın) tezahürü vardır. Bu noktada ulema onlarca eser telif etmiş; Zemahşerî, Beydavî, Nesefî, Ebussud gibi müfessirler kaleme aldıkları muhalled eserlerle ondaki i’caz perdesini aralayarak Mü’minlere Allah Teâlâ’nın kelamındaki muhteşem sanatı göstermişlerdir. Bu noktada Bediuzzaman Said Nursi, Kur’ân’ın nazmındaki harikuladeliği şu iki ayette şöyle ifade etmektedir: (وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ) Bu cümlede azabı dehşetli göstermek için en azının şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek, taklili ifade edecek cümlenin bütün heyetleri de bu taklile bakıp ona kuvvet verecek. İşte: لَئِنْ lafzı, teşkiktir. Şek, kıllete bakar.

مَسّ lafzı, azıcık dokunmaktır. Yine kılleti ifade eder.

نَفْحَةٌ lafzı maddesi, bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi sîgası bire delâlet eder. Masdar-ı merra tabir-i sarfiyesinde biricik demektir, kılleti ifade eder.

نَفْحَةٌ deki tenvin-i tenkirî, taklil içindir ki o kadar küçük ki bilinemiyor demektir. ن ْم ِlafzı, teb’iz içindir, bir parça demektir. Kılleti ifade eder.

عَذَابِ lafzı; nekal, ikaba nisbeten hafif bir nevi cezadır ki kıllete işaret eder.

رَبِّكَ lafzı; Kahhar, Cebbar, Müntakim’e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret ediyor.

İşte bu kadar kılletteki bir parça azap böyle tesirli ise İkab-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur kıyas edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi, herbiri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lafız ve maksada bakar.

İkinci misal: وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ şu cümlenin hey’atı, sadakanın şerait-i kabulünün beşine işaret eder

Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak مما lafzındaki من  ki vermek sadaka derecede -i teb’iz ile o şartı ifade eder. İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رزقناهم lafzı ifade ediyor. “Size rızık olandan veriniz.” Demektir

Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رزقنا daki نا lafzı işaret eder. Yani “Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”

Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki nafakasına sarf etsin. Yoksa sefahete sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta ينفقون lafzı işaret ediyor.

Beşinci şart: Allah namına vermektir ki رزقناهم ifade ediyor. Yani “Mal benimdir, benim namımla vermelisiniz.”

Şu şartlarla beraber bir tevsi de var. Yani sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dahi olur. Kavl ile fiil ile nasihat ile de oluyor. İşte şu aksama مَّم ِlafzındaki ما َumumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzat işaret ediyor. Çünkü mutlaktır, umumu ifade eder.

İşte sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede beş şart ile beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle ihsas ediyor. İşte heyette böyle pek çok nazımlar var.

Kelimatın dahi birbirine karşı aynen geniş böyle bir daire-i nazmiyesi var.[58]

TERKİB VE TESİR KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

Kur’ân-ı Kerîm’de kelimelerin telaffuzuyla onlara yüklenen mana arasında derin bir ilişki vardır. Arapça’dan bir parça nasibi olanlar bu ilişkiyi anlamakta zorlanmaz. Nitekim bir kulun cehennemden uzaklaştırmasını ifade eden fiilde bir adamı ateşten ya da sudan kurtarma esnasında yaşanılan zorluğu müşahhas bir halde görür gibi olursunuz “فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ”

Kelimelerin terkibinde bu mana vardır. Kur’ân-ı Kerîm’in anlamını bilmeyen “فَمَنْ زُحْزِحَ عَنِ النَّارِ[59]okuduğunda ateşten bir canlıyı kurtarmak gibi meşakkatli bir ameliye yapıldığını anlar. Çünkü fiilin terkibinde zorluk vardır.

Hudeybiye musalahasına kadar on dokuz yıl İslâm’ı tebliğ eden Allah Rasûlü’nün yanında bin dört yüz sahabi vardı. Musalaha ile yollar açıldı, Medine’ye gelip İslâm’la inşa edilen yeni dünyaya şahit olanlar Müslüman oldu. Risaletin yirmi birinci yılında Allah Rasûlü ﷺ Mekke’yi fethe on bin kişilik bir orduyla gitti. Yirmi üçüncü yılda Veda haccında yüz kırk bin sahabi vardı. On dokuz yılda -Medine’de kalan kadın ve çocuklar dışında- Hudeybiye’ye bin dört yüz kişiyle gelen Allah Rasûlü ﷺ ,dört yıl sonra Veda Haccında 140 bin sahabiyle vakfe yaptı. Hudeybiye’ye kadar insanlar -daha çok- teker teker Müslüman olurken Hudeybiye’den sonra fevc fevc İslâm’a girdi. Bu esnada Mina’da nazil olan Nasr Sûresi’nde insanların büyük kalabalıklar halinde suhuletle ihtida ediş kolaylığı kelimelerin terkibine de yansımış, زحزح de nasıl bir zorluk hissediliyorsa “وَرَاَيْتَ النَّاسَ يَدْخُلُونَ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اَفْوَاجاًۙ”[60] Nasr Sûresi’nin ikinci ayetinde de o derece kolaylık hissedilmekte -sanki- bir ekrandan kabile kabile insanların İslâm’a girişleri seyredilmektedir.

Allah Teâlâ’nın bütün mahlukatın rızkını tekeffül ettiğini haber veren ayet-i kerimedeki ما” nafiye”, zaid olan من” istiğrak”,   دابة“kımıldayan canlı” anlamındadır. İstisna edatı olan الا ‘dan sonra ise anlam müsbete dönmektedir. Buna göre ayetin manası “Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın!” şeklinde olur. Nafiye olan “mâ”dan sonra “illa” gelince ayet “hasır” ifade eder. Buna göre bütün canlıların her nevi ihtiyacının Allah Teâlâ’ya ait olduğu ortaya çıkmaktadır. Kurttan balığa, kuştan file kadar bütün canlıların rızkını o tekeffül etmektedir. Eğer ayetten “ma”yı ve “illa”yı çıkarırsanız cümle olumlu olur; lakin vurguyu yani ayetin Kur’ân olma özelliğini kaybedersiniz.

Bunun bir tezahürü olarak bahar geldiğinde bütün ağaçlar, çiçekler sanki gaipten gelen bir emirle harekete geçen bir ordu gibi yeşerir. Hepsi farklı şekil ve surette büyüyüp olgunlaşır. Bir armut ağacı, elma ağacının çiçeğini vermez. Portakal, nar elma ya da kiraz olmaz. Hiçbir meyve mevsimini, hiçbir bitki kıvamını bulurken zorlanmaz. Eğer bütün bu sistemi yöneten bir yaratıcı, bir rızık verici olmasaydı bu nizam olur muydu?!

Fatiha Sûresi’nde اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ  ayet-i kerimesinde hitaba delalet eden ك َile birlikte  gelen يِإ mensub munfasıl zamiri, hasr ifade etmesi için amili olan نعبد  dan önce zikredilmiştir. Buna göre mana yalnız sana ibadet eder, yalnız seni tazim eder, büyük bir teslimiyetle ancak sana baş eğeriz, demek olur. Aynı durum yardımın yalnız Allah Azze ve Celle’den niyaz edilmesini ifade buyurması için اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ  de de söz konusudur. Buna اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ‘nin anlamı, ibadetimizi îfâ, din ve dünyamızla alakalı bütün amelleri eda noktasında başkasından değil, yalnız senden yardım isteriz Ya Rabbi, şeklinde olur.

İbadet; yaratan, yöneten, rızık veren olması hasebiyle kulun en üst perdeden Allah Azze ve Celle’ye baş eğmesi ve takatinin son noktasına ulaşacak bir şekilde O’nu ta’zim etmesidir. Bu da yalnız O’na ibadet etmek ve yalnız ondan yardım istemekle mümkündür. Bu manada, meful olan اِيَّاكَ amili olan, نَعْبُدُ  önce zikredilince ortaya çıkıyor. Eğer ayet اِيَّاكَ  نَعْبُدُ şeklinde olsaydı mana: “Sana ibadet ederiz.” lakin daraldığımızda ya da keyfimiz bizi farklı bir yöne sevk ettiğinde başkalarına da ibadet ederiz şeklinde olurdu. Bu da Kur’ân olmaz, ne icazı kalır ne de insana tesir ederdi. İnsanlar, Allah Teâlâ’nın huzurunda da eğilir, ilahlaştırdıkları putların önünde de. Allah-u Ekber’i sadece söz planında söyler, amel planında menfaati kimi yüceltmeyi gerektiriyorsa onu tazim ederdi. اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ   ayetini okuyan Mü’minler en zor zamanlarda canlarıyla bedel ödemeleri söz konusu olduğunda da tereddüt etmemiş, hükümdarın önünde eğilmeye zorlanan İmam-ı Rabbani gibi “Şimdiye kadar Allah’tan başka kimseye secde etmedim, bundan sonra da asla etmeyeceğim.” der.

KUR’ÂN-I KERÎM’İN İNSAN ÜZERİNDEKİ TESİRİ

Kur’ân-ı Kerîm’in her kelimesi, her ayeti onun Allah Azze ve Celle’ye ait olduğuna şahadet etmektedir. Beşeriyet üzerinde hiçbir kitap onun kadar tesirli olmadı. Dinleyenleri bir âlemden başka bir âleme alıp götürdü. Kızları “Meryem” gibi iffetli, gençleri de “Yusuf” gibi hayalı yaptı. Mü’min yüreklerden korkuları aldı, yerine şecaat ve cesaret koydu.

“İSLÂM GAVUR OLMAYA MÜSAADE ETMEZ”

27 Mayıs 1960 ihtilâlinden sonra İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen, Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilince Bekir Hâki Efendi 15 Haziran 1960’ta vekâleten, on beş gün sonra da asaleten onun yerine İstanbul Müftüsü tayin edildi. Fakat makamına gelen dönemin İstanbul Valisi Orgeneral Refik Tulga ile arasında ezanın Türkçe okunması konusunda sert bir tartışma yaşandı. Vali Tulga: “Hocam size muhabbetimin olduğunu bilirsiniz. Malumunuz olduğu üzere 1950’den önceden ezanlar Türkçe okunmaktaydı. Herkes minarede ezan okunurken ne söylendiğini biliyordu. Tekrar ezan Arapça ifadelerle okunmaya başlayınca millet söyleneni anlamaz oldu. Şimdi yeniden imamlara bir yazı yazın, emir verin de ezanlar Türkçe okunsun.” der. Bekir Hâki Efendi: “Ben İstanbul Müftüsü olarak böyle bir emir veremem. Müstakil bir müessesenin amiri değil, Diyanet’e bağlıyım. Böyle bir emir ancak merkezden Ankara’dan çıkar.” der. Bunun üzerine Vali: “Benim nazarımda İstanbul Müftüsü, Diyanet İşleri Başkanı ayarındadır. Sen bu emri ver, uygulatması bana ait.” der. Vali Bekir Hâki Efendi’ye baskı yapmaya başlayınca Bekir Hâki Efendi şöyle karşılık verir: “Siz askersiniz, askeriye ile alakalı meseleleri bilirsiniz. Doğrudan İslamiyet’e taalluk eden ezan gibi meselelere karışmayın.”

Bu defa tavır değişen Vali, “Ezan Türkçe okunacak!” diye emir sigasıyla Bekir Hâki Efendi’ye talimat verir. Hâki Efendi, “Benim dinim aç kalan birinin zaruret halinde ölmeyecek kadar domuz eti yemesine, susuzluktan ölecek birinin içecek bir şey bulamaması durumunda ölmeyecek kadar içki içmesine müsaade eder. Lakin gavur olmaya, İslâm’a ihanet etmeye müsaade etmez.” der. Bu tartışma üzerine Bekir Hâki Efendi 2 Mayıs 1961’de görevinden alınarak İstanbul Müftülüğü raportörlüğüne getirildi. Ağustos 1961’den itibaren Şehzadebaşı ve Fatih camilerinde verdiği vaazlar büyük ilgi gördü. Bekir Hâki Efendi’nin İstanbul Müftülüğü vazifesi dair her şeyi terk etmeyi göze alarak dönemin ihtilal valisine “Ben gavur olmam!” diyerek ezana müdahale etmenin gavurluk olduğunu söylemesi اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ   ayet-i kerimesinden aldığı ilhamın bir tezahürüdür.

MÜŞRİK BİR DOKTOR VE MÜ’MİN BİR HASTA

Ebu’l-Hasan en-Nedvî, el-Erkânu’l-Erbea adlı eserinde namazın, namazda okunan ayetlerin ve duaların kul üzerindeki tesiri bağlamında şöyle bir hadise anlatır:

Hindistan’da İngilizler’e ve Sihler’e karşı verilen mücadelede önemli rol oynayan Sihler’e ve İngilizler’e karşı cihad eden Tarîkat-ı Muhammediyye hareketinin kurucusu ve İslâm Devleti’nin müessisi Ahmed Şehid olarak bilinen Seyyid Ahmed b. Muhammed İrfân’ın (1831) arkadaşı ve sohbetinde bulunmuş bir dostu bir keresinde Müslüman bir doktorun yanına gitti. Şeyh hem çok yaşlıydı hem de hastalık kendisini bitkin düşürmüştü. Doktor da uzaktaydı. Büyük bir gayret sarf ettikten ve ayakları üzerinde yürümek onu yorduktan sonra doktora ulaşabildi ve uzun süre doktorun çıkmasını bekledi. Uzun ve yorucu bir bekleyişten sonra doktor çıkınca muhtevası Allah Teâlâ’dan başkasını tazim etmek olan bidat bir ibadete yöneldi. Yaşlı âlim doktorun bu hareketini görür görmez talebesine hemen oradan ayrılmaları gerektiğini söyledi ve hemen ayrıldılar. Talebesi yolda: “Bu kadar zahmete katlandıktan sonra oraya ulaştınız, onu bu kadar uzun müddet beklediniz ve çıkıp gelince de ayrılıp geri gidiyorsunuz, hacetinizi de gidermediniz, ben böyle bir gün görmedim.” deyince ona şöyle cevap verdi: “Allah seni mükafatlandırsın. Görmedin mi onu? Allah’a isyan etmekte ve ona ortak koşmaktadır.” Talebesi: “Bizim onun sanatına ve yeteneğine ihtiyacımız var, onun dalaleti ve düşüklüğünden kendisi sorumludur.” deyince, ona şöyle cevap verdi: “Allah sana akıl fikir versin. Eğer ben bu harekete sessiz kalıp ondan yardım alsaydım geceleyin Rabbimin huzuruna hangi yüzle çıkıp namaz kılar ve vitir namazının kunutunda ونخلع يفجرك من ونرتك/ Sana baş kaldıran, senin emirlerini ve çizdiğin sınırları çiğneyenleri bırakır, onlardan ayrılırız Ya Rabbi! diyebilirdim?”[61]

Kur’ân-ı Kerîm’in her ayetinde ayrı sırlar var. Fatiha’daki  ِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ayet-i celilesini okuyan Mü’minler öylesine muhkem çelikten bir iman kalesine sahip olur ki İblis’in okları onlara mübah olan mevzuda da isabet edemez. Ahmed Şehid’in ardaşı olan Şeyh, İslâm’ın cevaz verdiği bir hususta dahi “Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.”[62] ayetinin bir gereği olarak şirke bulaşan bir hekim vasıtasıyla şifa bulmayı kulluğa ihanet kabul ediyor, uzun mesafeleri yaya yürüyerek kat etmesine rağmen geri dönüyor.

Önceki Peygamberlerin işaret ettiği “Bu Kitab”ın ihtiva ettiği mucizeler göstermektedir ki Allah rızasını kaybetmekten sakınanlar/ muttakiler için yalnız o hidayet rehberi هدى للمتقني olabilir. Muttaki olmak dünyada sahâbe yoluna girmek, onların izinde yürümektir. Bir sonraki yazıda muttakilerin sıfatlarını tahlil edeceğiz.

HUKUK KUR’ÂN’I KERÎM’İN İ’CAZINA ŞEHADET EDİYOR

Kur’ân-ı Kerîm insan hayatının bütün şubeleriyle alakalı çözüm ve çareler ortaya koyar. O hem bir ibadet, hem ahlak, hem zühd, hem de hukuk kitabıdır. Hiçbir hukuk kitabı onun kadar uzun ömürlü ve müessir olamamıştır. ABD gibi devletlerin büyük bütçeler harcayarak yapamadığını Kur’ân-ı Kerîm bir ayetle yapmıştır.

Bir ayet bir milleti ayağa kaldırır, bir ayet bir ümmeti teskîn eder. Bir ayet sosyal toplulukları kardeş yapar, bir ayet onlarca yıl süren savaşa son verir. Bir ayet Hattab’ın oğlunu İslâm’ın oğlu Ömer yapar. Fıkıh o ayetlerin tezahürü olduğundan dolayıdır ki insanlar üzerinde hiçbir hukuk sistemine nasip olmayan bir nüfuza sahiptir. Yirminci yüzyılda ABD, halkını içkinin zararlarından korumak için Kur’ân-ı Kerîm’in “içki yasağı” hükmünü uygulamak istedi. Bu bağlamda (1930) içkinin alımsatımını, üretimini, ihracat ve ithalatını yasaklayan “İçki Yasağı Kanunu” çıkardı. Sinema, tiyatro, radyo gibi iletişim araçlarını kullanarak, kitap ve broşür neşr ederek, ilmî ve tıbbî araştırmalarla desteklenen geniş çaplı bir içki aleyhtarlığı kampanyası yürüttü. Kampanya için 65 milyon dolarlık bir bütçe takdir edildi. İçkinin zararını ve ondan uzak durmayı beyan noktasında 9 milyar sayfaya tekabül eden yayım yapıldı. Kanunun tatbiki için 4,5 milyon sterlin harcandı. İstatistiklere göre kanunun yayım tarihi olan 1930’tan 1933 Ekim ayına kadar geçen süre zarfında 200 kişi öldürüldü, 500 bin kişi hapse atıldı, kanuna aykırı hareket edenlerden kesilen ceza 1,5 milyon sterline ulaştı. Kanuna muhalefetten dolayı 400 milyon sterlin tutarında mal müsadere edildi. Bütün bunların nihayetinde ABD hükümeti 1933 yılı sonlarında “İçki Yasağı Kanunu” nu kaldırmaya mecbur oldu.[63] ABD’nin ne kampanyalarının ne de kanunlarının gücü insan hayatını pek çok açıdan felakete taşıyan içkiyi yasaklamaya yetti. İnsan, kendi gibi âciz olan varlıkların yasalarına direnmeyi soylu bir eylem olarak gördü ve ABD üç yılın sonunda büyük zararlarla geri adım atmak zorunda kaldı ve yasayı yürürlükten kaldırdı. ABD’nin madde plandaki varlığı insan ruhunda bir karşılık bulmadığından polis gücüyle büyük fesat vasıtası olan içkiyi engelleyemedi. Allah Rasûlü ﷺ ile İslâm’la tanışan Arap Yarımadası’ndaki insanlar ABD’lilerden daha fazla içki tüketmekteydi. Bundan dolayıdır ki içki kaplarının her birine farklı isimler vermişlerdi. Kur’ân-ı Kerîm içkiye bir süreç bağlamında üç ayetle müdahale etti ve nihaî aşamada onu yasakladı. Bunun için ne sinema çekildi ne tiyatro oynandı ne de mücrimler için hapishaneler yapıldı. Sadece Kur’ân-ı Kerîm, “Onlardan sakınınız ki kurtuluşa eresiniz.”[64] buyurdu, ardından da “Artık vazgeçtiniz değil mi?”[65] çağrısında bulundu. İçki küpünü alan sahabi sokağa koştu, “İnteheyna/Vazgeçtik Ya Rabbi!” dedi. O gün Medine sokaklarından içki aktı. Ne kadınlardan ne de erkeklerden hiç kimse içki yasağına karşı çıkmadı. Olmaz demedi. Ayetle eski hayatlarına -bir daha geri dönmemek üzere- nokta koydu sahabe. Bir tarafta Müslümanların yaşadığı devletlerin yasaları yapılırken örnek alınan fakat şu kadar bütçe, şu kadar insan kaybı ve şu kadar para cezasına rağmen içki yasağında başarısız olan ABD; diğer tarafta ise askere, polise müracaat etmeden bir ayetle toplumu dönüştüren Kur’ân-ı Kerîm… Batı, hâdisenin bu yönüne vakıf olduğundan dolayıdır ki iki asırdır çeşitli manipulasyonlarla Kur’ân-ı Kerîm’in yolunu kesmeye çalışıyor, Şeriatı -onu tanımayanlar nezdinde- itibarsızlaştırmaya gayret ediyor.


[1] Bakara, 2.

[2] A’raf, 157-158

[3] Bkz. Tâhâ, 24.

[4] Yûsuf, 50.

[5] Saffât, 173.

[6] Buhari, Fedailu’s·Sahabe 75; Mezra 8· 22

[7] Buhari, Fedailu’I-Medine 1.

[8] Buhari, Hac ll; Fedailu’s-Sahabe 75; ed-Deavat 42; Müslim, Hac 86; Buhari’deki metin esas alınmıştır. Medine, Allah Rasûlü’nün ﷺ duasının bereketiyle, sakinleri için o kadar bereketli ve huzurlu bir şehir haline gelmiştir ki Hz. Ömer (ra) başta olmak üzere birçok muhacir Allah yolunda şehit olmayı ve Rasûlullah’ın şehri olan Medine’de ölmeyi dilemişlerdir

[9] eI-Ezragi, a.g.e., II, 154.

[10] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 305.

[11] Bkz. İbn Kesir, el-Fusûl fi Sireti’r-Resul, Beyrut, 1996, 184; Şelebi, a.g.e, I, 460.

[12] Bkz. Ebû Abdillah Muhammed b Ahmed el-Kurtûbî, el-Cami-u li-Ahkâmi’l-Kur’ân, er-Risâletu’l-Alemiyye, Dımeşk, 2012, XIX, 336-7.

[13] Kurtubî, a.g.e., XIX, 337.

[14] Kurtubî, a.g.e., XIX, 337.

[15] Necm, 39.

[16] “İnsan neden yaratıldığına ibretle baksın.” Tarık Sûresi’nin 5. ayet-i kerimesi insanı embriyoloji üzerinde yoğunlaşmaya; “Kendi ruh dünyanızda dahi Allah Teâlâ’nın varlığına delalet eden nice ayetler var. Bunları görmüyor musunuz?”(Zâriyât, 21) mealindeki ayet de psikoloji üzerinde derinlikli çalışma yapmaya çağırıyor.

[17] Bkz. Ahmed Yûsuf el-Hasan, “el-Cami beyne’l-ilm vel-ameli’n-nafi fî sına ati’l-hiyel”, Ebhasü’l-muhtemeri’s-seneviyyi’s-sani li’l-cemiyyeti’s-Sûriyye li-târîi’l-ulûm, Haleb 1979, s. 99-103; Cezerî, DİA.

[18] Neml, 88.

[19] Enbiyâ, 30.

[20] Zariyât, 47.

[21] My Pilgrimage from Atheism to Theism: an Exclusive Interview with Former British Atheist Professor Antony Flew Gary R. Habermas, Philosophia Christi Vol. 6, No. 2 (Winter 2004).

[22] Antony, a.g.e., 81

[23] Antony, a.g.e., 82.

[24] Antony, a.g.e., 84.

[25] Antony, a.g.e., 97.

[26] Bkz. http://quran-m.com/quran/article/2309.

[27] Bkz. Nayif Munir Faris, el-I’cazu’l-Ilmî fi’l-Kur’an-ı ve’sSunne, Mektebet-u İbn Kesîr, Kuveyt, 2011, I, 212.

[28] Abdurrahim Hayrullah eş-Şerif, Şubuhat Havle Merâhili’l-Cenîn,http://quran-m.com/ quran/article/2309/

[29] Bkz. İnsan, 2.

[30] Nuh, 13, 14.

[31] Zümer, 6.

[32] Nuh, 13-14

[33] Nayif Munir, a.g.e., I, 213.

[34] Muhammed el-Barr, el-Cenînu’l-Müşevveh ve’l-Emradu’l-Verâsiyye, Dâru’l-Kalem-Dâru’l-Menâr, 1411, 35-48; el-Kahtânî, a.g.m., 168-170.

[35] Ebü’l-Fadl Cemalüddin Muhammed b. Mükrem İbnü’l-Manzûr, Lisânü’l-Arab, Beyrut ts., IX, 334.

[36] el-Mevsûatü’l-Fıkhiyye’de şöyle denmektedir; “Bazı müfessirler, nutfenin yalnızca erkeğin spermi olduğu görüşünü benimsemiştir. Gerekçe olarak da insanın ‘Tazyikle atılan bir su’ dan yaratıldığını bildiren ayeti (et-Târık 86/6) göstermiş bunun da erkeğe ait sperm olduğunu ifade etmişlerdir. Bazıları da bunun erkeğin spermi ile kadının suyundan oluşan nutfe olduğunu belirtmiştir. Ulema ve müfessirlerin çoğunun kanaati de budur.” Bkz. Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, el-Mesvûatu’lFıkhıyye, Kuveyt 1409/1989, “Cenin” maddesi, XVI, 117, 118.

[37] İnsan 2.

[38] -http://www.jinekolojivegebelik. com/2012/05/sperm-ve-yumurtanin-birlesmesi-dollenme.html ;https:// www.youtube.com/watch?v=iKNPyJi-ouU

[39] A’raf, 157

[40] Mü’minun,13.

[41] Abese, 17-19.

[42] Necm, 45-46.

[43] Müslim, Kader, 1

[44] Bakara, 233.

[45] Ra’d, 8.

[46] http://www.jinekolojivegebelik. com/2010/07/plasenta-bebegin-esi.html

[47] Mü’minûn, 14.

[48] Bkz. Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, a.g.e., “Cenin” maddesi, XVI, 118.

[49] Alak, 2.

[50] Vizâretü’l-Evkâf ve’ş-Şuûni’l-İslâmiyye, a.g.e., “Cenin” maddesi, XVI, 118.

[51] Nayif Munir, a.g.e., I, 223.

[52] Mü’minûn, 14.

[53] Hac, 5.

[54] Müslim, Kader 3

[55] Mü’minûn, 14

[56] Mü’minûn, 14

[57] Mü’minûn, 14.

[58] Said Nursi, Sözler, 25. Söz.

[59]

[60] Nasr, 2.

[61] Bkz. Ebû’l-Hasan en-Nedvî, El-Erkânû’lErbea, Darû’l-Kütübü’l-İslâmiyye,1967, 48.

[62] Fatiha, 4.

[63] Abdulkerim Zeydan, el-Medhal, 38.

[64] Maide, 90.

[65] Maide, 91.

(Hüküm Dergisi 88. Sayı / Nisan 2020)

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.