İNSANLIĞIN EN KADÎM MÜESSESESİ OLAN AİLE BAŞSIZ OLUR MU?

İ

İnsan önce yalnızca Hz. Adem’di, tek bir nefisti. Sonra o tek bir nefisten eşi yaratıldı[ref]Nisa: 1[/ref]. Bölündü, ikiye ayrıldı. Adem ve Havva oldu. Kâinâtta her şeyin çift olması, çiftten yaratılması [ref]Zâriyât: 49[/ref] kuralına bağlı olarak kaynaşıp yuva kurması [ref]bkz Rûm: 21[/ref] için Hz. Adem ve Havva tekrar bir araya geldi. Böylece insanlığın en kadîm müessesi olan aile ortaya çıktı.
Aile; siyasî, iktisadî, ictimaî bütün müesseselerden çok daha köklü ve kadîmdir. İslâm, erkekle kadını o en kadîm müessesede anne ve baba olarak görevlendirdi. Fizikî ve rûhî yapısı ve de nafakayı teminle sorumlu olması hasebiyle erkeği yönetici olarak atadı[ref]Nisâ: 34[/ref].
Yarattığını en iyi kendisi bilen Allah Azze ve Celle çiftlerin vazifelerini fıtratlarının özelliklerine göre belirledi. Merhamet, şefkat ve heyecan gibi hususiyetlerinden dolayı, hamilelik, emzirme, çocuk bakımı nev’inden olan vazifeleri kadının; güçlü, kuvvetli ve daha cesur olması itibariyle de, aileyi himaye etme ve onun yükünü taşıma vazifesini de erkeğin omuzlarına yükledi.
Allah Azze ve Celle, ailede bir yetki kargaşası ya da rol çatışması olmaması için de erkeğe ve kadına ihsan ettiği fıtrî farklılıkları hiç değiştirmedi. Kadın, fıtratındaki şefkat ve merhametin galeyanı ile dokuz ay yavrusunu karnında taşıdı. Vakti gelince dünyaya getirdi. Yüzüne bakınca ya da kucağına alınca çektiği bütün acıları bir anda unutuverdi. Çocuk ağlayınca anne gecede olsa gündüz de olsa, yorgun da olsa, dargın da olsa kalktı; usanmadan, sızlanmadan yavrusunu emzirdi, altını temizledi. Hayata hazırlamak için ona lisan öğretti, rahatlatmak için ninni söyledi. Sıcaktan soğuktan himaye etti. Erkek de, fıtratı gereği dışarda dağ-bayır demeden dolaştı; çalıştı, yorgun düştü fakat pes etmedi, ailenin nafakasını temin etti. Ağzıyla taşıdığı ağaç ya da ot parçalarıyla yuva yapan bir kuşun sabrı ve azmiyle ailesi için ev yaptı, geçimini temin etti.
Yeryüzünün en kadîm müessesi olan aile asırlarca bu minval üzere devam etti. Erkek çalıştı, ekti, harman etti, kadın da pişirip, sofraya taşıdı. Biri daha çok dışarıda, diğeri ise içerde oldu. Çocukla küçükken anne, büyüyünce de baba alakadar oldu. Okul masrafını, ulaşım giderini, yurt aidatını, evlenme parasını baba karşıladı. Kadın ve erkek vazifelerini paylaştıkça birbirlerine karşı muhabbetleri arttı. Sorumluluklar paylaşıldı, yükler hafifledi. Yüreklere “sekînet” geldi.
Modern hayat İslâm aile yapısına müdahil olana kadar aile, dünyanın en kadîm olduğu kadar en huzurlu müessesesiydi. Adına eşitlik denen tahrib gücü yüksek bir bombayla aile önce sarsıldı, ardından da tahribatı ancak onlarca yılda silinebilecek darbeler yedi.
Roller birbirine girdi; kadın erkekleşti, erkek de kadınlaştı. Kadın, erkek gibi nafakayla mükellef tutuldu. Apartman temizledi, çaycılık yaptı; mühendis, mimar oldu. Şantiyede çalıştı. Hz. Havva ile erkeğe eş olan kadın, binlerce yıl sonra ona rakip oldu. İş hayatında karşıt cinsiyle kıyasıya bir rekabete tutuştu. Çocuk emzirmeyi de, yavrusuna ninni söylemeyi de unuttu. Merhameti, şefkati aşındı; erkek gibi hissetmeye, onun gibi yaşamaya başladı.
Aynı rolü oynayanlar arasında kıyasıya bir rekabet yaşanır. Marangoz, kalıp ustasına; eczacı fırıncıya; öğretmen mühendise değil, her biri kendisiyle aynı işi yapan meslektaşına hased eder. Bir kadın da en fazla eşini paylaştığı kumasına nefret duyar. Ailedeki vazifeleri paylaşma istidadını yitiren bir çift de, birbirini daha çok para kazanmaya adanmış iki rakip olarak görür ve hangisi kazanırsa ailede o daha fazla söz sahibi olur.
Kocasına rakip olan kadın akşamleyin eve, işten kalan stresle döndü; ne eviyle, ne de işiyle alakadar olabildi. Herkes evde parası ya da iş hayatındaki kariyeri kadar söz hakkına sahip oldu. Allah’ın çiftlerin fıtratını esas alarak tayin ettiği muvazene bozuldu. Kadın, kendini bir parça erkek hissetti. Metanet, şecaat gibi himaye etmek ve üretmek için gerekli olan vasıflarıyla öne çıkan erkeğin önüne geçmeye çalıştı, çatıştı ve meydandan boşanmış, ailesi dağılmış bir kadın olarak çekilmek zorunda kaldı.
İctimaî hayatta en küçük müesseseler dahi bir reisle hizmetlerini îfa ederken, aile başı olmayan bir yapıya dönüştürüldü. Okulda bir müdür, şirkette bir başkan, üniversitede bir rektör, devlette bir reis-i cumhurun idaresinde işler yürütülürken; aile başsız bırakıldı. Roller birbirine karıştı. Kadın erkeğin, erkek de kadının alanına müdahil oldu. Fakat ne kadın erkek olabildi; ne de erkek kadın…
Tehlike fark edildi. Aileyle alakalı bakanlıklar, genel müdürlükler kuruldu. Başlarına da yaşı hayli ilerlemesine rağmen evlenmeyen ya da evlenip boşanan kadınlar getirildi. Peygamber-i Ekber’in hayatı bırakıldı. Ailesini dağıttığından dolayı teselliyi köpek beslemede arayan Batılılar örnek alındı. İmkanı olan mustagribler de çocuk yerine, taklit ettikleri Batılılar gibi itina ile köpek baktı. Çocuk sesinden daralan çiftler gece yarılarında ya da sabahın erken saatlerinde koluna taktığı köpekleri sokak sokak dolaştırdı. Reisini kaybeden aile müessesi, mahkemede bir hakimin riyasetinde son buldu. Ailenin en değerli varlığı olan çocuklar ise bir yığın acıyla taraflara yük olarak ortada kaldı.
İnsanlığın en köklü ve hayati müessesesi olan aile, akıl sahiplerinden himmet bekliyor. Bu ise, aileye dair bakanlık kurarak ya da genel müdürler atayarak değil; kadın ve erkeği Allah’ın tayin ettiği asıl rollere irca ederek mümkün olabilir.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak
Sn. İhsan Şenocak

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.