ORUÇ MEKTEBİNDE ŞAM VE ARAKAN MÜSLÜMANLARI

O

İbadetler Müslümanı tecritten alır, ümmet olmaya götürür. Bu yüzden namaz, tecritten tevhide bir rıhledir. Her gün şu kadar farklı evden, şu kadar insan günde beş defa namazda yekvücut olur. Musalli, namazın ahirinde sağa ve sola selam vererek yekvücut olduğu kardeşlerini murakabe eder. Hac da, tecritten tevhide bir yürüyüştür. Yeryüzünün farklı köşelerinden “lebbeyk allahumme lebbeyk…” diye yollara düşenler, Kâbe-i Muazzama’nın etrafında gecenin karanlığında, gündüzün aydınlığında yağmurda, güneşin altında “bünyanun mersus/birbirine kenetlenmiş bina” suretinde tavaf eder. Bu, eşi ve benzeri olmayan bir iman ordusunun kesrette vahdeti gerçekleştirdiği bir ameliyedir. Dilleri, renkleri, coğrafyaları, yaş ve cinsiyetleri farklı bir sevâd-ı azam, kamil bir ordudan daha mükemmel bir halde ve tamamen hasbi bir şekilde, “Gerçekten biz rabbimize döneceğiz.” (Zuhruf, 14) diyerek yürür. Kainat’ın Sahibi diğer ibadetler gibi Ramazan-ı Şerif ’teki oruçla da Müslüman’daki ictimaî şuuru tahkim eder. Bu yüzden Ramazan bize ümmet olduğumuzu, o büyük bütüne dahil olduğumuzu anlatır. Bunun içindir ki, hasta ya da yolcu olmayan ramazan orucunu başka bir ayda tutamaz. Mutlaka bu ay içerisinde tutmalı, bir buçuk milyar öğrencisi olan oruç üniversitesine diğer kardeşleriyle birlikte aynı zamanda başlayıp aynı zamanda mezun olmalıdır. Âlem-i İslam’ın farklı köşelerinde, imsak vaktinden ta iftara kadar tek bir Müslüman yemek yemiyor, su içmiyor, duygularını sizinle tevhit ediyor. Müslümanlar lisan-ı halleriyle diyorlar ki; “Ya Rab! Bayrama kadar Aliler, Ahmetler, Zeynepler, Fatımalar olarak oruç mektebinde nefsimizi terbiye ediyoruz. Kulluk ödevimizi, yerine getiriyoruz.”

Mektebin Esasları

Orucun mazrufundaki ümmet bilincini muhafaza edebilmek için nefsimizin arzularına mani olmalıyız. İmam Gazzalî (rahmetüllahi aleyh) İhya’da diyor ki: “İftar vakti sofra hazırlandığı zaman menü, kişi ‘lev lem yesum…/eğer oruç tutmasaydı…’ olduğunda nelerden oluşacaksa onlardan oluşmalıdır.” Yani bir tas çorba, bir tabak yemek ve birazda ekmek… Eğer sizler sofrayı, yılın diğer zamanlarında yemediğiniz gıdalarla donatır; Ramazan haricinde akşam yemeğinde üç parça yiyecek yiyorken iftarda bu altı, yedi oluyorsa o zaman orucun hikmeti kaybolur. Neden sahurdan iftara kadar yemiyoruz, içmiyoruz, aç kalıyoruz? Hani biz bir cemaat, bir ümmettik. Kardeşlerimizin açlığını, onların zaruretini anlayabilmek için böyle yapacaktık. Namazdaki gibi, imsaktan iftara kadar oruç safında ve iftar sofrasında hep yekvücut olacaktık. Eğer orucun bu anlamı kaybolursa Müslüman, Hz. Muhammed’in (ﷺ) haber verdiği şu tehlike ile yüzleşir: “Nice oruç tutanlar ve namaz kılanlar var ki, onların oruçtan ve namazdan nasibi sadece açlık ve uykusuzluktur.” (İbn Mace, Sünen, V, 205). Oruç tutuyorlar fakat akşam sofralarına sair zamanlarda tatmadıkları yemekleri getiriyorlar. Orucun mükâfatını sanki sofrada kendilerine takdim ediyorlar. Oruç tutuyorlar fakat şu kadar kötülük sabahtan akşama kadar yine onların dilinde ya da gündeminde varlığını koruyor. Oruç tutuyorlar fakat gözleri ile yine haram seyrediyorlar. İşte bu güruhun oruçtan payına sadece açlık ve susuzluk düşecek.

Niçin Tuttuğunun Şuuruna Ermek

Allah Resulü (ﷺ) Ramazan mektebinde öğrenci olanları başka bir hadisi şerifte şu şekilde ikaz ediyor: “Kim ramazan orucunu imanlı bir halde sadece Allah’ın rızasını umarak tutarsa, onun geçmiş bütün günahları affedilir” (Buharî, Savm,1768).

Oruç tutanlar arasında imansız bir gürüh olmayacağına, Allah Resulü’nün (ﷺ) sözleri de hasılı tahsil kabilinden addedilmeyeceğine göre, “Kim ramazan orucunu imanlı bir halde sadece Allah’ın rızasını umarak tutarsa” ifadesi nasıl anlaşılmalıdır? Aslında Allah Resulü (ﷺ) şunu söylüyor: “Eğer sizler annelerinizden, babalarınızdan gördüğünüz şekliyle hakikatine vakıf olmadan ya da daha sağlıklı olalım diye gece sahura kalktıysanız ya da zayıflamak için oruç tuttuysanız ya da bir yerde çalışıyorsunuz; mesai arkadaşlarınızın tamamı oruç tutuyordu da, onların yanında mahcup olmamak için oruç tutuyorsanız, o zaman Ramazan’dan payınıza düşen sadece bir ay aç ve susuz kalmaktır.”

Oruç ve Cihad

Allah Resulü (ﷺ), ümmetine, kardeşlik ruh ve şuurunu kuşanma dersi olan orucu tekrar tekrar okumayı emretti. Sahabe oruçla takati nisbetinde kulluğu kuşandı, cihad buutlarını tahkim etti:

Sahabe, “Siz de, yeryüzünde hiçbir şekilde fitne kalmayıp din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya kadar onlarla cihad edin!” (Enfal: 39) talimatına uyup yeryüzünde söz de, irade de, idare de Allah’ın oluncaya kadar cihad etti. İslam’a yeni özgürlük alanları açtı. Medine’den, Mekke’den yola çıktı. İstanbul’a kadar yürüdü. “Yeryüzünün farklı yerlerinde insanlar bizi bekliyor, onlara da İslam’ın kardeşlik şuurunu ulaştırabilir miyiz?” diye nice mesafeler kat etti. Gittikleri yerlere medreseler, camiler, hanlar yaptı. Allah Resulü (ﷺ) ile ümmet-i davet arasında köprü, İslam’a kürsü oldu. Sahabenin öğrencileri de onlar gibi yaşadı. Namaz, oruç ve hacdaki ümmet bilinci neyi nasıl yapmayı emrediyorsa mucebince amel etti. Oruç onlara kardeşleri ile paylaşmaları gerektiğini öğretti. Bunun için cemiyetler, vakıflar kurdular. Bilâd-ı İslam’ı, misak-i milli olarak kabul ettiler.

Oruç ve Vefa

Devlet-i Aliyye’nin ahir ömründe İstanbul, ümmetten yardım talep edince gönderecek parası olmayanlar, temel ihtiyaç maddelerini açık artırmayla satıp karşılığını halifeye gönderdi. İstanbul için seferber olan kardeşlerimizin yurdu Arakan’da hala acı var. Onlarca yıldır üzerlerine gökyüzünden ölüm yağıyor. Devlet-i Aliyye’nin “Halifeye imdat ediniz.” çağrısı kendilerine ulaştığında Hint’li Müslümanlarla birlikte, eğer evlerine iki tane ekmek götürecek kadar paraları varsa yavrularına, “Halifemiz zor durumda” deyip eve bir ekmek götürüp, diğer ekmeğin parasını İstanbul’a ulaştıranlar muzdarip bir halde.

Allah Resulü’nün (ﷺ) öğrencilerinin (radiyallahu anhum) uçakları, klimalı arabaları yoktu. Fakat Arakan’a yakın bölgelere kadar gittiler, oralara İslam’ı götürdüler, insaniyeti öğrettiler. Modern zaman Müslümanı’nın ise zahirde mani teşkil edecek bir engeli yok, tayyareye binme imkanı da var, klimalı arabası da. Fakat iradesi yok.

Bilâd-ı Şam ve Arakan’da Ramazan

Arakan’lı Müslümanlar namaz kılmak için evlerinden çıktıklarında, Budistler üzerlerine kurşun yağdırıyor. Mülteci kamplarına sığınmaya razılar fakat Bangladeş dahil hiçbir ülke kendilerini kabul etmiyor. Gemiye biniyorlar; “Bizi kabul edecek bir ülke var mı?” diye liman liman dolaşıyorlar sonunda denizde boğuluyor, şehit oluyorlar. Acılarını duyan yok, feryatlarına Allah’tan başka kulak veren yok. Onlar mülteci kamplarında ya da her gece basılan evlerinde Kur’an’ın “Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir duvar gibi saf bağlayarak savaşanları sever” (Saf: 4) ayetini okuyor ve diyorlar ki: “Ya Rab! Kur’an’ında Müslümanlardan bahsediyor ve buyuruyorsun ki, onlar namazda durdukları gibi, Kabe-i Muazzama’yı tavaf ettikleri gibi, oruç mektebinde ümmet şuurunu yaşadıkları gibi Allah yolunda da yekvücutturlar. Siyasette, iktisatta, akidede, amelde yekvücut olan o Müslümanlar nerede? Onları bekliyoruz.” Bizler şu kadar nimetle iftar ederken onlar, Hz. Muhammed’in (ﷺ) şu hadisini okuyorlar:

“Ya Rasulallah (ﷺ)! Hani Müslümanlar’ın bir vücut gibi olduklarını haber vermiştin. Vücudun bir organı acı çektiğinde sair organlar sabahlara kadar nasıl uykusuz kalırsa, İslam coğrafyasının bir noktasındaki acının hissedilmesi de her bölgede aynı olacaktı. Nerede Ya Rab! Bizim ızdırabımızı duyup uykuları kaçacak, sıtma nöbetine girecek Müslümanlar… ”(Bkz. Müslim, Birr, 4685). Onlar Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin hasılası mahiyetinde olan fıkıh mecmularını da okuyorlar. Mülteka’nın şerhinde der ki; “Eğer maşrıkta bir Müslüman kadını kâfirler esir alsalar mağripteki bütün Müslümanlara o kadını fidye vererek kurtarmak vacip olur.”

Bilâd-ı Şam’da da iki buçuk yıl geride kaldı. Acı, açlık, sefalet ve yalnızlık devam ediyor. Bütün olumsuz şartlara rağmen, “Sonsuza kadar komutanımız Hz. Muhammed (ﷺ) ” diyenler destanlar yazıyor. Yetimü’l-asr olan bu mazlumlar ne kadar oruç tuttuğumuzun da bir göstergesidir.

Mazlumlar, Kur’an’a, Sünnet’e ve fıkha bakıyorlar, sonra da bir buçuk milyar Müslüman içerisindeki sahipsizliklerine bir anlam vermeye çalışıyorlar. Onların çözemediği bu müşkil durumun hal yeri mahşer olacaktır.

Namaz, hac ve oruç… Hepsi ruhumuzu aynı vadiye boşaltıyor; tecritten tevhide götürüyor, bizi büyük bütünle birleştiriyor. İbadetlerimiz ne kadar gayelerine uygun? Tuttuğumuz oruçlar Allah Azze ve Celle katında ne kadar makbul? Bu soruların müspet cevabı her şeyden önce ümmet bilincimizle alakalıdır.

Yazar Hakkında

İhsan Şenocak

Yorum Ekle

İhsan Şenocak

Hakkında

1974 yılında Samsun’da dünyaya geldi. İlkokuldan sonra hafızlık yaptı. 1994’te Samsun İmam Hatip Lisesi’nden 99’da Ondokuzmayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Okul yıllarında muhalled usulde İslâmî ilimler okudu. 2002’de Diyanet İşleri Başkanlığı İstanbul Haseki Eğitim Merkezi’ni bitirdi. 2004 yılında OMÜ İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalında “İslâm Hukuku’nda Taklit” konulu teziyle yüksek lisans yaptı. Aynı fakültede “İslâm Hukuku’nda Örfün Hükümlere Etkisi” adlı tezini tamamlayarak doktor oldu.